14 Ekim 2014 Salı

Türkiye Bilişim Derneği Kamu Kampı Etkinliği, Susesi Hotel, Antalya - 13.10.2014


Türkiye Bilişim Derneği’nin Değerli Başkan ve Üyeleri, Kamunun ve Özel Sektörün Kıymetli Temsilcileri, hanımefendiler, beyefendiler,
Üç yıl önce göreve yeni başladığımda yine böyle bir toplantınıza katılmış ve sizlerle düşüncelerimi paylaşmıştım. Üç yıl sonra tekrar sizlerle bir arada olmaktan büyük mutluluk duyuyorum, sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bu toplantının bizim birbirimizi daha iyi anlama çabamıza önemli katkılar sunacağını ümit ediyor, hayırlı olmasını diliyorum.
Bilmeyenler için söyleyeyim, ömrünü bu sektörde zevkle harcamış bir dostunuz, meslektaşınız olarak buradayım. Ben Elektronik ve Haberleşme mühendisi olarak 1984’de İTÜ’den mezun olmuş, daha sonra Doktora çalışmamı, Amerika’da California Institute of Technology’de yapmıştım.
Benim 1970 lerin sonundan beri bir şekilde parçası olduğum Elektronik,  Bilgisayar ve onun çevresinde oluşmuş olan işler son 30 senede çok değişti ama sonunda tekrar başladığı yere, yani temellere geri döndü. Bu meslekte bulunmaktan baştan beri çok büyük haz duydum, tekrar dünyaya gelsem yine bu mesleği seçerdim. Bu sektörde 30 senede çok büyük, inanılmaz gelişmeler oldu ama görüyorum ki dünya çok daha büyük gelişmelere gebe daha hiçbir şey görmedik!
Nano-teknoloji, quantum computing, big data, bulut bilişim, mobil teknolojilerdeki yeni gelişmeler, lab-on-a chip gibi gelişmeler gelecek ile ilgili çok büyük heyecan veriyor.
Hele birde pil ve enerji depolama konusunda beklediğimiz sıçrama olduğunda artık başka bir dünyadan bahsediyor olacağız. Düşününüz ki mobil telefonumuzu 2 haftada bir şarj ediyoruz, Elektrikli Araçlar bir şarj ile birkaç ün gidebiliyor... Ne müthiş olurdu değil mi? İnanıyorum bunlar ve daha fazlası da gerçekleşecek. Bunlar işte hep Bilim sayesinde oluyor. Bunları başaranlar da hep önde oluyorlar ve olacaklar.
Bilim muhteşem bir şey!, Bilim adamı olmak büyük bir onur!, mühendis olarak insanlığın problemlerine çözüm geliştirmek müthiş bir tatmin!.
Değerli Dostlar,
90’ların başlarında Internet devrimi başlarken 90’ların ortasından sonra da mobil iletişim çağı başladı! Başlangıçta sadece ses için kullanılan mobil cihazlar, 90’ların sonlarında itibaren SMS’in endüstriyel hale gelmesiyle gittikçe artan şekilde data uygulamaları için de kullanılmaya başlandı. 2000’lerin ortalarından itibaren ise GPRS ve daha sonra 3G altyapılarının ve cihazlarının da ortaya çıkması ile mobil data gittikçe daha fazla öne çıkmaya başladı ve bu gidiş gittikçe hızlanmaktadır.  90’ların sonlarına doğru başlayan mobil M2M uygulamaları artık çok yaygın hale geldi ve gittikçe de yaygınlıkları artmaktadır.
Bugün hepimizin cebinde taşıdığı mobil cihazlarımız, 15-20 sene önce bir Mainframe Bilgisayar’dan bile daha güçlü ve üstün bir bilgisayar. Bu gelişmeler ise hayatımızı gerçekten etkiliyor.
20-30 sene önce bilim kurgu filmlerinde anca görülebilecek uygulamalar günlük hayatımızın bir parçası haline geldi.
Artık her şey mobil ve her şey internet üzerinden oluyor: Bankacılık, eğlence, oyun, ders, ticaret, devlet hizmetleri,...
Bu noktada bir şeye dikkatinizi çekmek isterim, Bilgi Teknolojileri Sektöründe bahsettiğimiz bu değişiklikler olurken diğer sektörler de acaba bu hızla gelişiyorlar mı? Otuz sene önceki hava seyahatimiz ile bugünkü arasında çok büyük bir fark var mı? Otomobillerde? Yaşadığımız evde, şehirde,... Düşünürseniz çok büyük bir fark olmadığını görürsünüz. Bütün bunlarda gözlediğimiz gelişmeler de o sektörlere Bilgi Teknolojilerinin getirdiği yenilik ve iyileştirmelerdir. Daha akıllı arabalar, çok daha kaliteli Audio-Visual eğlence sistemleri, daha akıllı sistemler.
Bu sektör- bizim sektör gerçekten işlerin çok hızlı ilerlediği, kimsenin çok uzağı tahmin edemediği bir sektör. Bu sektör ile ilgili konuda strateji geliştirmek, sektörde uzman olmayan insanların boyunu çok ama çok aşan bir iştir. Her zaman yapılan tahminleri birkaç katı ile aşan seviyeler ulaşılan bir sektördür bu sektör.  
Değerli Dostlar,
Burada bulunan meslektaşlar ve halkımıza hizmet eden insanlar olarak bazı problemlerimizden de kısaca bahsetmeden geçemeyeceğim.
Benim son 3 senede Bakan Yardımcısı olarak görev aldığım sürede gördüğüm: Maalesef Ankara’da çok fazla sayıda birbirinden bağımsız devletçikler olması. Bütün Bakanlık ve Kamu kuruluşlarının Bilgi İşlem bölümleri kendi başına, bildiği kadarı ile doğru bildiğini yapar. Kamu kuruluşlarının değişken seviyede Bilgi işlem bilgisine sahip olmasının yol açtığı problemleri hepimiz az-çok biliyor veya tahmin edebiliyoruz.
Bütün bu kurumlarda kurulan Bilgi-işlem sistemleri ile üretilen data bir diğeri ile compatible (uyumlu) olmuyor ve bu durumda kamu kuruluşlarının devletin ve milletimizin ortak menfaati için bir diğeri ile veri paylaşması çok zor hale geliyor.
Her bir kamu kuruluşunun kendi veri merkezine sahip olması çok ayrı ve büyük bir problem. Maddi açıdan ve insan kaynaklarının verimli kullanımı açısından çok büyük bir israf. Tabii ki burada ortaya çıkan en büyük mahsurlardan birisi Siber Güvenlik ve Siber saldırılara karşı bu kurumların çoğunun savunmasız durumda olması oluyor. Sıklıkla öğreniyoruz ki bazı kamu kuruluşlarının sistemlerini ele geçirmek için çok da büyük bir ustalığa sahip olmak gerekmiyor.
Geçtiğimiz yıl BTYK’da alınan karar ile kamuda ortak veri merkezleri kullanıma geçilecek olması bu konudaki israf ve problemleri bir nebze olsun azaltacak önemli bir adımdır.
Kamu kuruluşlarının asli görevlerinin yanında (sağlık hizmeti vermek, savunma ve güvenlik hizmeti vermek, tapu-kadastro hizmeti vermek, cenaze hizmetleri vermek, çöp toplamak,... gibi) yanında Bilgi Teknolojileri konusunda çok uzman ve yeterli bir ekip bulundurmalarını beklemek herhalde hayatın normal akışına aykırıdır. Dolayısıyla, bir kamu kuruluşunun kendi asli ihtiyacının ne olduğunun yanında Bilgi Teknolojileri konusundaki ihtiyaçlarını kendi bünyesinde değerlendirmesi, belirlemesi, bunu teknik şartnameye dönüştürmesi, ihale yapması ve sonrasında bunu sürdürmesi ne kadar doğrudur?, ne kadar akla uygundur?
Bunun çaresi ise bizim Tübitak-Bilgem ve Havelsan gibi kamuya ait Bilgi Teknolojileri konusundaki uzman kuruluşlarımızın Bilgi Teknolojilerinde yazılım ve donanım hizmeti vermeyi bırakmaları; bunun yerine daha da güçlenerek bütün kamu kuruluşları ve ihtiyaç duyan her kuruluşa danışmanlık şirketi gibi hizmet vermeleridir. Böylece herhangi bir kamu kuruluşunun asli ihtiyaçlarından, bilgi Teknolojileri ihtiyaçlarının belirlenmesi ve oradan teknik şartname ve projenin teknik olarak hayata geçirilmesi mümkün olacaktır. Böylece en uygun teknoloji ile ve o kamu kuruluşunun en verimli çalışmasını temin edecek sistem hayata geçerken; diğer taraftan kamu kuruluşlarının ürettiği data standartları bir diğeri ile uyumlu olacaktır.
Bu dönüşümün sektöre de çok büyük faydası olacak, Kamunun Bilgi Teknolojileri şirketleri özel girişimci şirketler ile rekabet etmeyecek; tam aksine onlara iş akışını düzgün bir şekilde sağlayan bir konuma oturacaklardır. Böylece yazılım ve diğer hizmet şirketlerinden oluşan bir eko-sistem ortaya çıkacaktır.
Size gençlik çocukluk yıllarımdan hatırladıklarımı anlatmak isterim, birçoğunuz da benzeri şeyleri kendi çevresinde yaşamıştır. Ben Rizeliyim. Rize, biliyorsunuz geçimini çay tarımından sağlar ve çay bahçesi ve denizde balıkçılık yapmak haricinde en önemli iş kaynağı çay fabrikalarında çalışmaktır. Ben hatırlıyorum, çay fabrikalarının her birinde Bilgi İşlem bölümü yoktu ama Terzihane vardı. Bu terzihanelerde çalışan çok sayıda terzihane sorumluları ve işçileri fabrikadaki bütün çalışanların işbaşı elbiselerini dikerlerdi.
Zaman içinde Tekstil sektöründeki gelişmelerle artık bu fabrikalardaki terzihaneler kapandı. Bu fabrikalar iş elbiselerini elbise üretimi konusunda uzman diğer şirketlerden çok daha ucuza ve kaliteli olarak karşılıyorlar. Bu ihtiyaçları için de Sümerbank’a değil, özel girişimcilerin şirketlerinden satın alma yapıyorlar. Tabii ki her fabrikada nereden nasıl en iyi iş elbisesi en ucuza alınır konusunda usta, bilgili birileri bulunuyor. Belki bunlar makas nasıl tutulur diye bilmiyor ama fabrikadaki herkes en güzel şekilde giyindirilir, nereden en uygun temin yapılır diye iyi biliyorlar.
Değerli dostlarım, fabrikalar ve kurumlardaki terzihaneler gitti ama yerlerine Bilgi Teknolojileri terzihaneleri geldi. Bizim, analoji ile TÜBİTAK Bilgem’i moda ve tektsil danışmanı olarak kullanıp bütün kamuya en ucuz, en güvenli, en yakışan elbiseleri giydirmemiz sizce de iyi olmaz mı?
Tabii bunu yaparken Bilgem’in bir yandan kendisinin de tekstil üretimi yapması ve diğer şirketlerle yarışması ne kadar doğru olur? Böyle olursa, doğal olarak her zaman kendi fabrikasının elbiselerini tavsiye etmez mi?
Tabii şimdi ben bunları dedim, bazısı bunu “Bakan Yardımcısı Bilgem’i moda danışmanı yapalım dedi”, diye aktaracak!
Biz devlet olarak tekstile de teknolojiye de aynı temel prensip ile yaklaşmamız gerekiyor. Sen üretme, standartları belirle, adil bir düzen kur, denetle. Bırak özel sektör üretsin, gelişsin, büyüsün!, oradan hizmet al.
Değerli dostlar,
Bilgi ve iletişim teknolojileri geride kalmış toplumlar için çok büyük bir hızla kalkınıp yoksulluktan kurtulmak için tarihi bir fırsattır. Gerektirdiği tek şey iyi yetişmiş insan potansiyeli ve bu insanların önünü açan bir yönetimdir.
İyi bir insan kaynağına sahip olan veya dünyadan onu ülkesine çekebilecek şartları oluşturabilen en fakir ülke bile 10 yılda çok büyük sıçrama yapabilir. İnternet +  Bilgisayar  + İnsan. Bütün gereken bu!
Değerli dostlar,
Çok fazla detaya girmeden bazı konularda sizlerle duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Türkiye son yıllarda çok hızlı bir değişim ve gelişme sürecinden geçiyor.
1963’de Tübitak kurulduğunda Türkiye’nin toplam ihracatı 350 Milyon Dolardı. 60’lı yılların sonunda biz ilk okula giderken Amerika’dan süt tozu ve un şeklinde gıda yardımı alan bir ülkeydik. Her öğlen okulun bahçesinde kazan kaynatılır ve süt tozlarından süt yapılır bize içirilir, yakındaki fırında da ekmek yaptırılıp bize verilirdi.
Bu hatırayı Güney Koreli bilim Bakanının bulunduğu bir toplantıda paylaştığımda kendisi bana, biz de aynı hatırayı yaşamıştık dedi.
Yani, 40-50 sene önce bizler gıda yardımı alan bir ülkeydik.
Şükürler olsun geçen yıl Dünya’ya 3,5 Milyar Dolar insani yardım yapan, dünyadaki yardıma muhtaç insanlara Din, Dil, Irk farkı gözetmeden cömertçe destek olan bir ülke haline geldik.
1982’de Türkiye’nin yaptığı ihracat 2Milyar Dolar seviyesindeydi.
Bizim İstanbul-Bostancı’daki 358 ile başlayan telefon hattımızı satarak Bostancı’da bir daire daha alınabiliyorduk.
Rahmetli Özal’ın Başbakan olması ile Türkiye’de işler hızla değişmeye başladı.
Daha 90’lara varmadan Türkiye’de müracaat eden herkese kısa zamanda istediği kadar telefon hattı bağlanmaya başladı.
Özal Türkiye’ye, Türk insanına güvendi ve önümüzü açtı. Bizleri eğitim için yurt dışına gönderdi, iş adamlarını yanına alıp ihracat yapmaya, yurt dışında iş yapmaya götürdü. İnsanımıza Dünya’dan korkmamayı öğretti. Bir paradigma değişikliği yaptı, Paradigma değişikliği!
Özal’ı bu yaptıklarından dolayı çok eleştirenler, kızanlar oldu. Ama Özal haklı çıktı. Türkiye hızla değişmeye, kalkınmaya başladı. Özal o zaman için cesur adımları atmasaydı acaba bugün geldiğimiz seviyeye gelebilir miydik?
Bu hızlı kalkınma ve hamle devri, 28 Şubat darbesi ve takip eden soygun dönemi ile bitirilmek istenmişti, ama buna rağmen 2002’ye geldiğimizde Türkiye 35 Milyar dolar ihracat yapan bir ülkeydi artık.
2001 ekonomik yıkımının ardından sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kalkınma ve gelişme dönemi başladı. Son 12 yılda Türkiye sessiz bir devrim yaşadı. Kişi başına Milli Gelir 3 Bin Dolarlardan 11 Bin Dolar seviyelerine geldi.
İhracatımız 35 Milyar dolardan 152 Milyar Dolar seviyesine geldi.
Türkiye sahip olduğu 6 Bin Km bölünmüş yola 17Bin Km daha yeni yol ilave etti.
Türkiye Hızlı Tren ile tanıştı.
Türk Hava Yolları gururumuz oldu ve Dünyanın en beğenilen hava yollarından birisi haline geldi.
Türkiye sağlıkta da çok büyük bir dönüşüm yaşadı, dünyada benzeri olmayan bir sosyal devlet anlayışı sağlıkta hayata geçti.
Demokratikleşmede çok büyük mesafe kat ettik. Olağan  üstü hal kalktı, İşkence yok, Baş örtüsü üniversitelerde ve kamuda serbest, Kürtçe TV var...
Bu son 12 yıldaki sağlanan başarılar, toplum olarak bize yeni bir öz güven verdi. İnandık ki 12 yılda bu kadar büyük ilerleme sağlayan Türkiye çok daha fazlasını yapabilir!
Bu öz güveni 2023 vizyonu adı altında isimlendirdik ve dedik ki, Türkiye 2023’te 500 Milyar Dolar ihracat yapacak.
Kişi başına Milli Gelir 25,000 Dolar olacak.
Türkiye Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi olacak!
Tam zamanlı araştırmacı sayımız bugün bulunduğu 90 bin seviyesinden 300 Bin kişi seviyesine gelecek.
Ar-Ge ye ayrılan kaynak bugün bulunduğu %0,92 seviyesinden, yılda %3 seviyesine gelecek. Yani bu yıl Ar-Ge ye 8 Milyar dolar harcayan Türkiye 2023’te Ar-Ge’ye 60 Milyar Dolar harcayacak!
Değerli dostlar,
Son 12 yılda Türkiye var olan eski Türkiye paradigması ile varabileceği yere kadar geldi. Bundan sonra artık Yeni Türkiye dönemine geçmiş bulunuyoruz. Yeni Türkiye, Ekonomide, Bilimde, İnsan hakları ve demokratik standartlarda dünyanın en ileri ülkeleri arasına girmeyi hedeflemiş Türkiye’dir. Bu hedeflerin ilk safhasını biz 2023 vizyonu olarak isimlendiriyoruz.
Yeni Türkiye için sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde belirlenen hedefler bürokrasisi ve siyaseti ile devletin, sivil toplum, iş dünyası, üniversite dünyası ve bütün toplum olarak hep birlikte ulaşmaya çalıştığımız hedefler olmak zorundadır. Aksi halde bu hedefleri gerçekleştirmek mümkün değildir.
2023 hedefleri açıklandığında çok da alışık olmadığımız bir şey olmuştu; muhalefet “500Milyar Dolar ihracat hedefi düşük, 750 Milyar Dolar olsun” demişti. Bu çok güzel bir şey. Toplum olarak iktidar ve muhalefetiyle, sivil toplum kuruluşları ile biz 2023 yılı hedeflerini sevdik beğendik.
Yalnız ufak bir problem var, bu hedeflere nasıl varacağımız konusunda tam olarak mutabık olmadığımız görülüyor. Şu çok açıktır: biz Yeni Türkiye olarak eski Türkiye’nin sistemi ile yola devam ettiğimiz taktirde, Bilimde, kalkınmada, ekonomik hedeflerde arzuladığımız seviyeye gelmekte çok zorlanırız. Bizim bir an önce bazı temel konularda yapısal reformlar yapmamız ve eski Türkiye’den devir aldığımız düzenin yerine Yeni Türkiye’nin düzenini koymamız gerekmektedir.
Değerli Dostlar,
Bu salonda bulunan bizler, Türkiye’nin gelişmiş, kalkınmış bir ülke olmasına giden çabasının, Bilimden, Teknoloji’den, Bilgiden, İnovasyondan geçtiğine, yani kısaca Bilgi Ekonomisine Geçiş ile mümkün  olabileceğine inanıyoruz. 
Hiçbirimiz 500 Milyar dolar ihracat hedefine bugün sattığımız mallardan daha fazla satarak, miktarı artırarak varacağımıza inanmıyoruz. Daha fazla domates, hıyar, fındık, limon satarak bu hedeflere varamayız diye hepimiz biliyoruz. Zaten  bizim ihracatımızın %95’i artık sanayi ürünleri. Bizim sattığımız ürünlerin miktarını artırmaktan daha da önemlisi, bunların niteliğini artırmaya ihtiyacımız olduğunda da hemfikiriz.  
Bu kanaati de bilhassa son yıllarda herkes tekrar, tekrar dile getiriyor. Peki bu neden olmuyor acaba? Biz neden Bilgi Ekonomisine bir türlü geçemiyoruz ve sıçrama yapamıyoruz?
Nasıl ki Karpuz, Karpuz diyerek karpuzun tadına varılamaz, karpuz ısırılarak tadı anlaşılır; artık bizim de Bilgi Ekonomisine Geçiş için kararlı adımlar atmamız gerekiyor. Devlet olarak ve bütün bir Türkiye toplumu olarak bunları yapmamız gerekiyor.
Ulaştırmada, Turizmde, sağlıkta attığımız gibi Bilgi Ekonomisine geçişte de kararlı adımları daha fazla geciktirmeden hep birlikte atmamız gerekiyor!
Bilgi Ekonomisinin faydalarından, faziletlerinden bahsetmek yetmiyor, adımları atmadan Türkiye’yi kalkındıramayız.
Artık hepimiz anladık, ikna olduk, tamam! Bilgi Ekonomisine geçmek iyi ve gerekli bir şey, İnovasyon şart!
Tamam da neden olmuyor? Sebep nedir?
Acaba Ar-Ge için yeteri kadar para mı ayırmıyoruz?
Baktığımızda görüyoruz ki biz devlet olarak Ar-Ge’ye ayırdığımız kaynağın tümünü verecek kaliteli proje bulamıyoruz.
2002’de GSMH’nın %0,45’ini ayırıyorduk, yani yaklaşık 1 milyar dolar Ar-ge ye harcıyorduk. Bugün ise GSMH yaklaşık 4 katına çıktı, bizim ayırdığımız pay da %0,92’ye çıktı, yani yılda yaklaşık 8 Milyar Dolar Ar-Ge’ye harcıyoruz.
Son 11 yılda Ar-ge’ye ayırdığımız para 8 katına çıktı!
Peki biz Ar-Ge’ye bu yıl,  8 Milyar Dolar değil de 80 milyar Dolar ayırsak çok bir şey değişir mi?  Bence değişmez, sadece israf artar.
Demek ki bizim problemimiz para, kaynak problemi değil!
Acaba Bilim’e, Teknolojiye mi inanmıyoruz?
Hayır, herkes bizim sıçramamızın Bilime, Teknolojiye dayalı, yüksek katma değerli bir ekonomiye geçmemiz ile olacağını söylüyor.
Problem nedir peki?
Problem: Sistem Problemidir, Sistem!
Yani güzel ülkemizin, eski Türkiye’den devraldığı Bilim, Teknoloji, Üniversite, girişimci, sanayileşme, yatırım politikalarını yeni Türkiye hedefleri ile uyumlu bir şekilde yeniden oluşturmamız gerekiyor. Burada ben küçük adımlardan, teşvik paketleri açıklamaktan değil, bakışımızı kökünden değiştirmekten, yani Paradigma Değişikliğinden bahsediyorum. Biz bu paradigma değişikliklerini, Turizm’de, Sağlıkta, Ulaştırmada yaptık ve Türkiye bu konularda tereddütsüz çok büyük sıçramalar yaşadı.
Eski Türkiye için o günün şartları ile biçilmiş olan elbise, yeni Türkiye’ye dar geliyor?  Türkiye’nin acilen yeni bir elbiseye ihtiyacı var.   
Bu dönüşümü geciktirdiğimiz her gün bizi 2023 hedeflerinden uzaklaştırma tehlikesini birlikte getiriyor.
Yuvarlak lafı bırakıp  sadede gelelim ve dar gelen elbiselerden bahsedelim:
1- 1980 darbe yönetiminden devir aldığımız Yüksek Öğretim Sistemi ile Türkiye Bilgi Ekonomisine geçemez. Bu düzen ile, bilim yapılamaz, Bilgi Üretilmez. 1980’den beri bütün siyasi partiler YÖK’ten şikayetçi oldu, YÖK’ü kaldıracağına söz verdi ve yeni, güzel bir sisteme geçeceğine de söz verdi.
Çok haklılar, Yükseköğretim sistemini değişmek ihtiyacı her şeyin başında gelir.
Artık gelişmiş dünyada üniversiteler sadece hocaları ve öğrencileri ilgilendiren bir konu olarak görülmüyor; üniversiteler bulundukları ülkeleri stratejik, ekonomik ve sosyal olarak sürükleyecek bir role sahiptirler. Yani üniversiteler liseden sonra gidilen bir sonraki mektep olamazlar!
Çok iyi çalışan, dünyanın önde gelen üniversitelerine sahip olmayan bir ülkenin dünyanın önde gelen ekonomilerinden birisine sahip olması mümkün değildir.
Bizim bir an önce, 1980’lerde ideolojik amaçla kurulan sistemden, evrensel standartlarda  ve yeni Türkiye’ye uygun yeni bir sisteme bir an önce geçmemiz gerekiyor.
2- Devletimizin Bilim-Teknoloji Politikaları oluşturan bir siyasi mekanizması yok. Esas olarak bu konu geleneksel olarak bürokrasiye bırakılmış ve uzun yıllardan beri değişmeyen geleneğimizdir.
Aslında, sadece Bilim-Teknoloji konusunda değil, her konuda politika belirlemek siyasetin asli ve devredilemez bir vazifesidir.
Uzman diyerek, bürokrasiye politika belirleme inisiyatifi verildiğinde, Bürokrasi her zaman kendisini daha fazla güçlendirir ve vaz geçilemez hale getirmek ister. Neyin faydalı, neyin zararlı; neyin iyi, neyin kötü; neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair politikaları belirlemek siyasetin asli ve devredilemez bir vazifesidir. Bürokrasi ise siyasetin belirlediği politikaları harfiyen uygulama görevini yerine getirmelidir ve başka bir görevi olmamalıdır. Siyaset, bürokrasi dışından danışmanlardan faydalanarak politika belirlemelidir e bu danışmanlar da icraya karışmamalıdır.
3- Devletimiz Tekstilde, Turizm’de inşaat sektöründe, gıda üretiminde üretici konumundan çekildi ve artık bu sektörlerde oyuncu değil. Sadece politika belirliyor ve denetliyor, iş veriyor!
Ama, iş Bilime Teknolojiye gelince devlet hala bu konularda açık ara en güçlü üretici konumda. TÜBİTAK Enstitüleri, Aselsan, TAI, Havelsan, Belbim, Bimtaş...gibi kamu şirketleri devletin teknoloji ihtiyaçlarını karşılayan konumdalar. Devlet kolayca ve fiyatı da sorun etmeden teknolojik ihtiyaçlarını bu kamu şirketlerinde temin etme yoluna gidiyor.
Genç girişimcilere ve özel sektöre ise yutkunmak ve sabır düşüyor.! Şikayet bile etmeye çekiniyorlar, çünkü Ar-Ge desteği için proje verdiklerinde problem yaşamak istemiyorlar.
Kısacası, Devletin/kamunun oyuncu olduğu, girişimciler ve özel sektör ile rol paylaştığı bir sektörde girişimci ve özel sektörün hiçbir kalkınma ve gelişme şansı olamaz.
Bir kişinin hem kuralları koyan, hem hakemlik yapan ve hem de oyunculuk yapan bir konumda olması ne kadar mantıklıdır?
Köylü çocuğu olarak bilirim ki ulu ağaçların gölgesinde fidanda bitmez, ot da bitmez!
Tekstilde neden Sümerbank ile değil de, özel sektör ile devam ettik? Sümerbank ile devam etseydik bugün Tekstil, hazır Giyim, Ayakkabı sektörlerinde bulunduğumuz konuma Sümerbank’ı destekleyerek varabilirmiydik?
 Turizm’de özel sektörün önü açılmasa, biz Turizm’de acaba ne halde olurduk? Turizm’de gösterdiğimiz başarı çok açık:
84’de 2 Milyon turist, 99’da 7,5 Milyon, 2002’de 13 Milyon turist ve 2013’de 39 Milyon Turist ve 36 Milyar dolar turizm geliri!  
80 yılda 6 bin KM bölünmüş yoldan 12 yılda 17 bin KM yola özel sektöre iş vererek ulaştık!
Değerli dostlar,
Formül basit, Devlet kuralları koyacak, Adil hakem olacak, ön açacak, Denetleyecek! Ama oyuncu olmayacak! Devletin oyuncu olduğu, özel girişimcilerle rekabet ettiği yerde ilerleme olmaz!
Öyle bir iklim oluşturacağız ki parası olan, fikri olan koşarak güven içinde Türkiye’ye gelecek ve burada iş yapacak! Akıllı insanlar gelip vatandaşımız olmak için sıraya girecekler. Tersine insan göçünü başarmak müthiş bir stratejidir. İşte crowd-sourcing’in zirvesi budur. Dünyanın her tarafında yetişmiş insan gücünü yetişmesine hiçbir katkı sağlamadan, risk almadan ülkemize kazandırmak. Sadece iyi bir hayat sunarak!
Devlet, öncelikli gördüğü strateji konularda sipariş vererek sektörlerin oluşmasını/gelişmesini temin edecek.
Devlet, stratejik ve öncelikli konularda özel sektör ile yarışmayan, temel araştırmalar yapan, güçlü araştırma merkezleri kuracak (mesela, Moleküler Biyoloji ve Genetik, İlaç ve Tıbbı Teknolojiler, Nükleer Enerji, Malzeme Bilimleri, Uzay ve Havacılık Teknolojileri, Nano Teknoloji, Biyo Teknoloji, Kripto Teknolojileri.. gibi) ve girişimcilere destek verecek..
Kısacası, Devlet ve Kamu ekonomide oyuncu olmayacak, kural koyucu, adil hakem ve denetleyici konumda olacak.
Üniversite sistemini yenileyecek, dünyanın en iyi bilim adamı ve öğrencilerini çekecek.
Türkiye’de sanayici olmak çok zor ama inşaatçı olmak çok kolay, bunun değişmesi şart. Türkiye Sanayi ile kalkınacak, inşaat yaparak değil.
Devlet, Bilim, Teknoloji ve Üniversite Politikaları oluşturulmasını siyasi olarak en üst düzeye çekecek ve bürokrasiyi politika belirlemekten uzaklaştıracak.
Bu geçişleri de işleri aksatmadan tereyağından kıl çeker gibi yapacak.
Bizim Bilim insanları olarak, sivil toplum kuruluşları olarak işte bu konularla meşgul olmamız lazım.
Değerli dostlar,
Bilgi ve İletişim sektörü ile ilgili olarak biz henüz yapmamız gereken paradigma değişikliğini de maalesef henüz yapamadık.
Silikon Vadisi bir gayrimenkul projesinin adı değildir, bir iklim ve anlayışın adıdır. Yani, Bilgi Teknolojileri konusunda sıhhatli  bir girişimci eko-sitemi oluşturduğumuzda bu eko-sistemin oyuncularını güzel bir iklimde vadide bir araya toplanmaya teşvik etmenin sonucu Silikon Vadisi oluşur. Yani bunun için önce Stanford Üniversitesinin ortaya çıkıp gelişmesine imkan veren, onu besleyen bir Üniversite sistemi lazım. Sonra iklimde Stanford Üniversitesi oluşur. Orada çalışan hocalar ve öğrenciler girişimci olurlar ve Silikon vadisini oluştururlar.
Bu zinciri tersten başlatmak çözüm değildir. Yani önce inşaat yapalım, silikon vadisi adını verdiğimiz binalarımız olsun, sonra burada girişimciler olur, sonra güzel üniversiteler olur... Bu olacak şey değildir...
Bunlar tecrübeli bir politikacının sözleri değil, ömrünü bilim için, Türkiye’nin kalkınması için hayırlı evlat ve öğrenci yetiştirmek için harcayan bir Bilim Adamının, bir Girişimcinin, bir Babanın, bir Hocanın çağırısıdır.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile başlayarak son 20 yılda Türkiye’de gösterdiği olağanüstü liderlik Türkiye’yi 3. Dünyadan aldı, bugüne getirdi!
Bugün 1. dünyaya dahil olmak da sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü liderliği ile ancak mümkündür. Çünkü paradigma değişiklikleri ancak güçlü ve kararlı liderler ile olur. Aksi halde statüko ve bürokrasi müsaade etmez.
Şimdi bizim çok iyi bir Bilim Adamı olarak bütün Dünyanın tanıdığı bir Başbakanımız var: sayın Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu. Yeni Türkiye bu güçlü liderlik ile büyük hedeflerine varacaktır. Eminim sizlerde benim bu konudaki heyecanımı paylaşıyorsunuz.
Eski Türkiye’nin eskimiş sistemini çok daha güzeli ile hep birlikte değiştirecek ve Yeni Türkiye ile Dünya’nın en müreffeh, kalkınmış, demokratik ülkelerinde bir olacağız. Hem kendi halkımıza ve hem Dünyanın her yerindeki mazlum insanlara artan miktarda yardım etmeye ve destek olmaya devam edeceğiz. Çünkü, bizim zengin olmamız için başkalarının fakir ve sefil olması gerekmiyor. Bu iş bir zero-sum game değildir. Bu Dünya bütün insanlığı mutlu ve müreffeh etmeye yeterlidir.
Sözlerime son verirken siz değerli dostlarımı tekrar saygı ile, sevgi ile selamlıyor, bu etkinliğimizin hayırlı olmasını diliyorum.

5 Haziran 2014 Perşembe

TİM İnovasyon Haftası, İzmir, 30.05.2014 – Açılış Konuşması

Prof. Dr. Davut Kavranoğlu, 
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı
Türkiye İhracatçılar Meclisinin değerli başkanı ve üyeleri, çok değerli bilim insanları, sevgili öğrenciler, hanımefendiler, beyefendiler, sözlerime başlarken sizleri saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Bu benim katıldığım TİM tarafından düzenlenen 3. Türkiye İnovasyon Haftası toplantısı. Bu noktada geçen yıl İstanbul’da bu etkinliğin sunuculuğunu yapan çok değerli sanatçımız Kenan Işık beyefendiye Allah’tan acil şifalar vermesini diliyorum.
TİM’i inovasyon’un öneminin anlaşılması ve yaşanması için gösterdiği çabayı alkışlıyorum.  
Türkiye’nin arzulanan ekonomik seviyeye gelmesinin tek çaresinin inovasyonda gördüğünün açık ifadesi olan bu etkinliklerin artarak devam etmesini diliyorum.
Değerli dostlar,
Türkiye çok hızlı bir değişim ve gelişme sürecinden geçiyor.
1963’de TÜBİTAK kurulduğunda Türkiye’nin toplam ihracatı 350 Milyon Dolardı. 60’lı yılların sonunda biz ilkokula giderken Amerika’dan süt tozu ve un şeklinde gıda yardımı alan bir ülkeydik. Her öğlen okulun bahçesinde kazan kaynatılır ve süt tozlarından süt yapılır bize içirilir, yakındaki fırında da ekmek yaptırılıp bize verilirdi.
Bu hatırayı Güney Koreli bilim Bakanının bulunduğu bir toplantıda paylaştığımda kendisi bana, biz de aynı hatırayı yaşamıştık dedi.
Yani, 40-50 sene önce bizler gıda yardımı alan bir ülkeydik.
Şükürler olsun geçen yıl dünyaya 3,5 Milyar Dolar insani yardım yapan, dünyadaki yardıma muhtaç insanlara cömertçe destek olan bir ülke haline geldik.
1982’de Türkiye’nin yaptığı ihracat 2 Milyar Dolar seviyesindeydi.
1980’lerin ortalarına kadar Türkiye kapalı bir ekonomiye sahipti. Ben 1985’te Amerika’ya Master ve Doktora yapmaya giderken, 600 Dolar almak için Merkez bankasında bir dolu bürokrasi ile uğraştığımı hatırlıyorum.
Bizim İstanbul-Bostancı’daki 358 ile başlayan telefon hattımızı satarak bir daire daha alınabiliyordu. Rahmetli Özal’ın Başbakan olması ile Türkiye’de işler hızla değişmeye başladı.
Daha 90’lara varmadan Türkiye’de müracaat eden herkese kısa zamanda istediği kadar hat bağlanmaya başladı.
Özal Türkiye’ye, Türk insanına güvendi ve önümüzü açtı. Bizleri eğitim için yurt dışına gönderdi, iş adamlarını yanına alıp ihracat yapmaya, yurt dışında iş yapmaya götürdü. İnsanımıza Dünya’dan korkmamayı öğretti. Bir paradigma değişikliği yaptı.
Özal’ı bu yaptıklarından dolayı çok eleştirenler, kızanlar oldu. Ama Özal haklı çıktı. Türkiye hızla değişmeye, kalkınmaya başladı.
Bu hızlı kalkınma ve hamle devri, 28 Şubat darbesi ve takip eden soygun dönemi ile bitirilmek istenmişti, ama buna rağmen 2002’ye geldiğimizde Türkiye 35 Milyar dolar ihracat yapan bir ülkeydi artık.
2001 ekonomik yıkımının ardından sayın Başbakanımız ve şimdiki hükümetimiz iş başına geldi. Son 11 yılda Türkiye sessiz bir devrim yaşadı. Kişi başına Milli Gelir 3 Bin Dolarlardan 11 Bin Dolar seviyelerine geldi.
İhracatımız 35 Milyar dolardan 152 Milyar Dolar seviyesine geldi.
Türkiye sahip olduğu 6 Bin Km bölünmüş yola 17 Bin Km daha yeni yol ilave etti.
Türkiye hızlı tren ile tanıştı.
Türk Hava Yolları gururumuz oldu ve dünyanın en beğenilen hava yollarından birisi haline geldi.
Türkiye sağlıkta da çok büyük bir dönüşüm yaşadı, dünyada benzeri olmayan bir sosyal devlet anlayışı sağlıkta hayata geçti.
Demokratikleşmede çok büyük mesafe kat ettik. Olağanüstü hal kalktı, işkence yok, başörtüsü üniversitelerde ve kamuda, serbest Kürtçe TV var...
Bu son 11 yıldaki sağlanan başarılar, toplum olarak bize yeni bir öz güven verdi. İnandık ki 10 yılda bu kadar büyük ilerleme sağlayan Türkiye çok daha fazlasını yapabilir!
Bu öz güveni 2023 vizyonu adı altında isimlendirdik ve dedik ki, Türkiye 2023’te 500 Milyar Dolar ihracat yapacak.
Kişi başına Milli Gelir 25,000 Dolar olacak.
Türkiye Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi olacak!
Tam zamanlı araştırmacı sayımız bugün bulunduğu 90 bin seviyesinden 300 Bin kişi seviyesine gelecek.
Ar-Ge ye ayrılan kaynak bugün bulunduğu %0,92 seviyesinden, yılda %3 seviyesine gelecek. Yani bu yıl Ar-Ge ye 8 Milyar dolar harcayan Türkiye 2023’te Ar-Ge’ye 60 Milyar Dolar harcayacak!
Bu hedefler açıklandığında Türkiye’de alışık olmadığımız başka bir şey oldu, Muhalefet iktidarın her dediğine karşı çıkmak yerine, bu hedef düşük, 2023 ihracat hedefi 750 Miyar Dolar olması lazım dedi!
Toplum olarak, iktidarı-muhalefeti ile, sivil toplum kuruluşları ile biz 2023 hedeflerini sevdik ve benimsedik!
Değerli Dostlar,
Bu salonda bulunan bizler, Türkiye’nin gelişmiş, kalkınmış bir ülke olmasına giden çabasının, Bilimden, Teknoloji’den, Bilgiden, İnovasyondan geçtiğine, yani kısaca Bilgi Ekonomisine Geçiş ile mümkün  olabileceğine inanıyoruz. 
Hiçbirimiz 500 Milyar dolar ihracat hedefine bugün sattığımız mallardan daha fazla satarak, miktarı artırarak varacağımıza inanmıyoruz. Daha fazla domates, hıyar, fındık, limon satarak bu hedeflere varamayız diye hepimiz biliyoruz. Zaten  bizim ihracatımızın %95’i artık sanayi ürünleri. Bizim sattığımız ürünlerin miktarını artırmaktan daha da önemlisi, bunların niteliğini artırmaya ihtiyacımız olduğunda da hemfikiriz. Bilhassa TİM bunun farkında ve bu bilinci yaymak için bu tür etkinlikler düzenliyor.
Müsiad geçtiğimiz yıllarda bir rapor yayınlayarak bizleri Orta Gelir Tuzağı konusunda uyardı. Şimdi bizim bulunduğumuz nokta işte tam bu nokta, yani bulunduğumuz yer orta gelir bölgesi, bunu mutlaka aşacak dönüşümü yapmaya mecburuz, aksi halde burada kalıcı hale geliriz.
Bu kanaati de bilhassa son yıllarda herkes tekrar, tekrar dile getiriyor. Peki bu neden olmuyor acaba? Biz neden Bilgi Ekonomisine bir türlü geçemiyoruz ve sıçrama yapamıyoruz?
Nasıl ki Karpuz, Karpuz diyerek karpuzun tadına varılamaz, karpuz ısırılarak tadı anlaşılır; artık bizim de Bilgi Ekonomisine Geçiş için kararlı adımlar atmamız gerekiyor. Devlet olarak ve bütün bir Türkiye toplumu olarak bunları yapmamız gerekiyor.
Ulaştırmada, turizmde, sağlıkta attığımız gibi Bilgi Ekonomisine geçişte de kararlı adımları daha fazla geciktirmeden hep birlikte atmamız gerekiyor!
Bilgi Ekonomisinin faydalarından, faziletlerinden bahsetmek yetmiyor, adımları atmadan Türkiye’yi kalkındıramayız.
Yıllardan beridir bizler Türkçe olarak ısrarla bu konunun öneminden bahsediyoruz. Bin bir örnek ile bu dönüşümün ne kadar hayati öneme sahip olduğunu anlatıyoruz.
Dün bu salonda olduğu gibi, dünya çapında itibara sahip değerli misafirlerimiz gelip başka ülkelerden örnekler vererek dönüşümün ne kadar önemli olduğunu bizlere anlatıyorlar!
Artık hepimiz anladık, ikna olduk, tamam! Bilgi Ekonomisine geçmek iyi ve gerekli bir şey, İnovasyon şart!
Tamam da neden olmuyor? Sebep nedir?
Acaba Ar-Ge için yeteri kadar para mı ayırmıyoruz?
Baktığımızda görüyoruz ki biz devlet olarak Ar-Ge’ye ayırdığımız kaynağın tümünü verecek kaliteli proje bulamıyoruz.
2002’de GSMH’nın %0,45’ini ayırıyorduk, yani yaklaşık 1 milyar dolar Ar-ge ye harcıyorduk. Bugün ise GSMH yaklaşık 4 katına çıktı, bizim ayırdığımız pay da %0,92’ye çıktı, yani yılda yaklaşık 8 Milyar Dolar Ar-Ge’ye harcıyoruz.
Son 11 yılda Ar-ge’ye ayırdığımız para 8 katına çıktı!
Peki biz Ar-Ge’ye bu yıl, bulunduğumuz durumda %0,92 değil de %9 pay ayırsak, yani 70 milyar Dolar ayırsak çok bir şey değişir mi?  Bence değişmez, sadece israf artar.
Demek ki bizim problemimiz para ayırma problemi değil!
Acaba Bilime, Teknolojiye mi inanmıyoruz?
Hayır, herkes bizim sıçramamızın Bilime, Teknolojiye dayalı, yüksek katma değerli bir ekonomiye geçmemiz ile olacağını söylüyor.

Problem nedir peki?
Problem: Sistem Problemi, Sistem!
Yani güzel ülkemizin, eski Türkiye’den devraldığı Bilim, Teknoloji, Üniversite, girişimci, sanayileşme, yatırım politikalarını yeni Türkiye hedefleri ile uyumlu bir şekilde yeniden oluşturmamız gerekiyor. Burada ben küçük adımlardan, teşvik paketleri açıklamaktan değil, bakışımızı kökünden değiştirmekten, yani Paradigma Değişikliğinden bahsediyorum. Biz bu paradigma değişikliklerini, turizmde, sağlıkta, ulaştırmada yaptık ve Türkiye bu konularda tereddütsüz çok büyük sıçramalar yaşadı.
Eski Türkiye için o günün şartları ile biçilmiş olan elbise, yeni Türkiye’ye dar geliyor?  Türkiye’nin acilen yeni bir elbiseye ihtiyacı var.   
Bu dönüşümü geciktirdiğimiz her gün bizi 2023 hedeflerinden uzaklaştırma tehlikesini birlikte getiriyor.
Kısacası biz eski Türkiye’nin sistemini değiştirmedikçe, Ar-Ge’ye ne kadar kaynak ayırsak ayıralım, çok şey değişmez! Çünkü problem kaynak problemi değil, sistem problemidir!
Peki yuvarlak lafı bırak hoca, sadede gel! Neyi eksik yapıyoruz derseniz, dar gelen elbiseler nedir kısaca söyleyeyim:
1- 1980 darbe yönetiminden devir aldığımız Yüksek Öğretim Sistemi ile Türkiye Bilgi Ekonomisine geçemez. Bu düzen ile, bilim yapılamaz, Bilgi Üretilmez. 1980’den beri bütün siyasi partiler YÖK’ten şikayetçi oldu, YÖK’ü kaldıracağına söz verdi ve yeni, güzel bir sisteme geçeceğine de söz verdi.
Çok haklılar, Yükseköğretim sistemini değişmek ihtiyacı her şeyin başında gelir.
Artık gelişmiş dünyada üniversiteler sadece hocaları ve öğrencileri ilgilendiren bir konu olarak görülmüyor; üniversiteler bulundukları ülkeleri stratejik, ekonomik ve sosyal olarak sürükleyecek bir role sahiptirler. Yani üniversiteler liseden sonra gidilen bir sonraki mektep olamazlar!
Çok iyi çalışan, dünyanın önde gelen üniversitelerine sahip olmayan bir ülkenin dünyanın önde gelen ekonomilerinden birisine sahip olması mümkün değildir.
Bizim bir an önce, 1980’lerde ideolojik amaçla kurulan sistemden, evrensel standartlarda ideolojik amaçla yazılmayan bir yükseköğretim kanununa geçmemize ihtiyaç var. Bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmalar maalesef tatmin edici olmaktan uzaktı, ama artık gereğini yapma zamanı geldi ve geçiyor.
Lise seviyesinde ve Lise sonrası Mesleki yüksek öğretim konusunu acilen ele almamız ve ıslah etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin kaliteli teknik eleman ihtiyacı var.
2- Devletimizin Bilim-Teknoloji Politikaları oluşturan bir siyasi mekanizması yok. Esas olarak bu konu geleneksel olarak bürokrasiye bırakılmış ve uzun yıllardan beri değişmeyen geleneğimizdir.
Eski Türkiye’de nasıl güvenlik politikaları askerlere bırakılmış bir alandı, Bilim Teknoloji Politikaları da Bilimsel ve Teknolojik bürokrasiye bırakılmıştı.
Siyaset güvenlik ve terörle mücadele konusunda politika belirleme vazifesini üzerine aldı ve bugün şükürler olsun Türkiye’de bir barış süreci var ve 1 yıldır şehit cenazeleri gelmiyor, analar ağlamıyor.
Aynı şekilde Bilim Teknoloji politikaları da siyasetin asli ve devredilemez vazifesi olarak üstlenilmeli ve kararlı adımlar atılmalıdır.
Aslında, sadece bu konularda değil, her konuda politika belirlemek siyasetin asli ve devredilemez bir vazifesidir.
Uzman diyerek, bürokrasiye politika belirleme inisiyatifi verildiğinde, Bürokrasi her zaman kendisini daha fazla güçlendirir ve vaz geçilemez hale getirmek ister.
3- Devletimiz Tekstilde, Turizm’de inşaat sektöründe, gıda üretiminde üretici konumundan çekildi ve artık bu sektörlerde oyuncu değil. Sadece politika belirliyor ve denetliyor, iş veriyor!
Ama, iş Bilime Teknolojiye gelince devlet hala bu konularda açık ara en güçlü üretici konumda. TÜBİTAK Enstitüleri, ASELSAN, TAİ, HAVELSAN, BELBİM, BİMTAŞ...gibi kamu şirketleri devletin teknoloji ihtiyaçlarını karşılayan konumdalar. Devlet kolayca ve fiyatı da sorun etmeden kolayca teknolojik ihtiyaçlarını bu kamu şirketlerinde temin etme yoluna gidiyor.
Genç girişimcilere ve özel sektöre ise yutkunmak ve sabır düşüyor. Şikayet bile etmeye çekiniyorlar, çünkü Ar-Ge projesi verdiklerinde problem yaşamak istemiyorlar.
Kısacası, devletin/kamunun oyuncu olduğu, girişimciler ve özel sektör ile rol paylaştığı bir sektörde girişimci ve özel sektörün hiçbir kalkınma ve gelişme şansı olamaz.
Bir kişinin hem kuralları koyan, hem hakemlik yapan ve hem de oyunculuk yapan bir konumda olması ne kadar mantıklıdır?
Köylü çocuğu olarak bilirim ki ulu ağaçların gölgesinde fidanda bitmez, ot da bitmez!
Tekstilde neden Sümerbank ile değil de, özel sektör ile devam ettik? Sümerbank ile devam etseydik bugün tekstil, hazır giyim, ayakkabı sektörlerinde bulunduğumuz konuma Sümerbank’ı destekleyerek varabilirmiydik?
Bulunduğumuz bu otel (Büyük Efes Oteli-İzmir) özelleştirilmese, turizmde özel sektörün önü açılmasa, biz turizmde acaba ne halde olurduk? Turizmde gösterdiğimiz başarı çok açık:
84’de 2 Milyon turist, 99’da 7,5 Milyon, 2002’de 13 Milyon turist ve 2013’de 39 Milyon Turist ve 36 Milyar dolar turizm geliri!  
80 yılda 6 bin KM bölünmüş yoldan 11 yılda 17 bin KM yola özel sektöre iş vererek ulaştık!
Değerli dostlar,
Formül basit, devlet kuralları koyacak, Adil hakem olacak, ön açacak, Denetleyecek! AMA oyuncu olmayacak! Devletin oyuncu olduğu yerde ilerleme olmaz!
Öyle bir iklim oluşturacağız ki parası olan, fikri olan koşarak güven içinde Türkiye’ye gelecek ve burada iş yapacak! Akıllı insanlar gelip vatandaşımız olmak için sıraya girecekler. Amerika Birleşik Devletleri’ni güçlü yapan tek başına bunu başarmasıdır!
Devlet öncelikli gördüğü strateji konularda sipariş vererek sektörlerin oluşmasını/gelişmesini temin edecek.
Devlet stratejik ve öncelikli konularda özel sektör ile yarışmayan, temel araştırmalar yapan, güçlü araştırma merkezleri kuracak (mesela, Moleküler Biyoloji ve Genetik, İlaç ve Tıbbı Teknolojiler, Nükleer Enerji, Malzeme Bilimleri, Uzay ve Havacılık Teknolojileri, Nano Teknoloji, Biyo Teknoloji,...).
Kısacası, devlet ve kamu ekonomide oyuncu olmayacak, kural koyucu, adil hakem ve denetleyici konumda olacak.
Üniversite sistemini yenileyecek, dünyanın en iyi bilim adamı ve öğrencilerini çekecek.
Türkiye’de sanayici olmak çok zor ama inşaatçı olmak çok kolay, bunun değişmesi şart.
Devlet, Bilim, Teknoloji ve Üniversite Politikaları oluşturulmasını siyasi olarak en üst düzeye çekecek ve bürokrasiyi politika belirlemekten uzaklaştıracak.
Bu geçişleri de işleri aksatmadan tereyağından kıl çeker gibi yapacak.
Değerli dostlar, işte bizim bu konularla meşgul olmamız lazım.
Bu dönüşümleri hükümet tek başına yapamaz, iş dünyasının bu konuda çekinmeden siyasete, iktidarı ve muhalefeti ile yön gösterici olması lazımdır. Sizleri göreve davet ediyorum!
Son bir yılda Türkiye’nin kaybettiği zamana ve enerjiye yazık!
Türkiye’yi karıştırmak ve Ukrayna gibi, Mısır gibi sokak ayaklanmaları ile demokratik yollarla seçilmiş hükümeti devirme girişimlerine alsa geçit vermeyeceğiz.
Bu mücadeleyi verirken, asli işimiz olan Türkiye’yi daha müreffeh, daha demokratik ve huzurlu/güvenli bir ülke haline getirme görevimizden de asla vazgeçmeyeceğiz.
Bunlar tecrübeli bir politikacının sözleri değil, ömrünü bilim için, Türkiye’nin kalkınması için hayırlı evlat ve öğrenci yetiştirmek için harcayan bir Bilim Adamının, bir Girişimcinin, bir Babanın, bir Hocanın çağrısıdır.
Sayın Başbakanımızın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile başlayarak son 20 yılda Türkiye’de gösterdiği olağanüstü liderlik Türkiye’yi 3. Dünyadan aldı, bugüne getirdi!
Bugün 1. dünyaya dahil olmak da sayın başbakanımızın güçlü liderliği ile ancak mümkündür. Çünkü paradigma değişiklikleri ancak güçlü ve kararlı liderler ile olur. Aksi halde statüko ve bürokrasi müsaade etmez.

Sözlerime son verirken siz değerli dostlarımı tekrar saygı ile, sevgi ile selamlıyor, bu etkinliğimizin hayırlı olmasını diliyorum.