Türkiye Bilişim Derneği’nin Değerli
Başkan ve Üyeleri, Kamunun ve Özel Sektörün Kıymetli Temsilcileri, hanımefendiler,
beyefendiler,
Üç yıl önce göreve yeni başladığımda
yine böyle bir toplantınıza katılmış ve sizlerle düşüncelerimi paylaşmıştım. Üç
yıl sonra tekrar sizlerle bir arada olmaktan büyük mutluluk duyuyorum, sizleri
sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bu toplantının bizim birbirimizi daha iyi
anlama çabamıza önemli katkılar sunacağını ümit ediyor, hayırlı olmasını
diliyorum.
Bilmeyenler için söyleyeyim, ömrünü bu
sektörde zevkle harcamış bir dostunuz, meslektaşınız olarak buradayım. Ben
Elektronik ve Haberleşme mühendisi olarak 1984’de İTÜ’den mezun olmuş, daha
sonra Doktora çalışmamı, Amerika’da California Institute of Technology’de
yapmıştım.
Benim 1970 lerin sonundan beri bir
şekilde parçası olduğum Elektronik, Bilgisayar ve onun çevresinde oluşmuş olan
işler son 30 senede çok değişti ama sonunda tekrar başladığı yere, yani
temellere geri döndü. Bu meslekte bulunmaktan baştan beri çok büyük haz duydum,
tekrar dünyaya gelsem yine bu mesleği seçerdim. Bu sektörde 30 senede çok büyük,
inanılmaz gelişmeler oldu ama görüyorum ki dünya çok daha büyük gelişmelere
gebe daha hiçbir şey görmedik!
Nano-teknoloji, quantum computing, big data,
bulut bilişim, mobil teknolojilerdeki yeni gelişmeler, lab-on-a chip gibi
gelişmeler gelecek ile ilgili çok büyük heyecan veriyor.
Hele birde pil ve enerji depolama
konusunda beklediğimiz sıçrama olduğunda artık başka bir dünyadan bahsediyor
olacağız. Düşününüz ki mobil telefonumuzu 2 haftada bir şarj ediyoruz,
Elektrikli Araçlar bir şarj ile birkaç ün gidebiliyor... Ne müthiş olurdu değil
mi? İnanıyorum bunlar ve daha fazlası da gerçekleşecek. Bunlar işte hep Bilim
sayesinde oluyor. Bunları başaranlar da hep önde oluyorlar ve olacaklar.
Bilim muhteşem bir şey!, Bilim adamı
olmak büyük bir onur!, mühendis olarak insanlığın problemlerine çözüm
geliştirmek müthiş bir tatmin!.
Değerli Dostlar,
90’ların başlarında Internet devrimi
başlarken 90’ların ortasından sonra da mobil iletişim çağı başladı! Başlangıçta
sadece ses için kullanılan mobil cihazlar, 90’ların sonlarında itibaren SMS’in
endüstriyel hale gelmesiyle gittikçe artan şekilde data uygulamaları için de
kullanılmaya başlandı. 2000’lerin ortalarından itibaren ise GPRS ve daha sonra
3G altyapılarının ve cihazlarının da ortaya çıkması ile mobil data gittikçe
daha fazla öne çıkmaya başladı ve bu gidiş gittikçe hızlanmaktadır. 90’ların sonlarına doğru başlayan mobil M2M
uygulamaları artık çok yaygın hale geldi ve gittikçe de yaygınlıkları
artmaktadır.
Bugün hepimizin cebinde taşıdığı mobil
cihazlarımız, 15-20 sene önce bir Mainframe Bilgisayar’dan bile daha güçlü ve
üstün bir bilgisayar. Bu gelişmeler ise hayatımızı gerçekten etkiliyor.
20-30 sene önce bilim kurgu filmlerinde
anca görülebilecek uygulamalar günlük hayatımızın bir parçası haline geldi.
Artık her şey mobil ve her şey internet
üzerinden oluyor: Bankacılık, eğlence, oyun, ders, ticaret, devlet hizmetleri,...
Bu noktada bir şeye dikkatinizi çekmek
isterim, Bilgi Teknolojileri Sektöründe bahsettiğimiz bu değişiklikler olurken
diğer sektörler de acaba bu hızla gelişiyorlar mı? Otuz sene önceki hava
seyahatimiz ile bugünkü arasında çok büyük bir fark var mı? Otomobillerde?
Yaşadığımız evde, şehirde,... Düşünürseniz çok büyük bir fark olmadığını görürsünüz.
Bütün bunlarda gözlediğimiz gelişmeler de o sektörlere Bilgi Teknolojilerinin
getirdiği yenilik ve iyileştirmelerdir. Daha akıllı arabalar, çok daha kaliteli
Audio-Visual eğlence sistemleri, daha akıllı sistemler.
Bu sektör- bizim sektör gerçekten
işlerin çok hızlı ilerlediği, kimsenin çok uzağı tahmin edemediği bir sektör.
Bu sektör ile ilgili konuda strateji geliştirmek, sektörde uzman olmayan insanların
boyunu çok ama çok aşan bir iştir. Her zaman yapılan tahminleri birkaç katı ile
aşan seviyeler ulaşılan bir sektördür bu sektör.
Değerli
Dostlar,
Burada bulunan
meslektaşlar ve halkımıza hizmet eden insanlar olarak bazı problemlerimizden de
kısaca bahsetmeden geçemeyeceğim.
Benim son 3
senede Bakan Yardımcısı olarak görev aldığım sürede gördüğüm: Maalesef
Ankara’da çok fazla sayıda birbirinden bağımsız devletçikler olması. Bütün
Bakanlık ve Kamu kuruluşlarının Bilgi İşlem bölümleri kendi başına, bildiği
kadarı ile doğru bildiğini yapar. Kamu kuruluşlarının değişken seviyede Bilgi
işlem bilgisine sahip olmasının yol açtığı problemleri hepimiz az-çok biliyor
veya tahmin edebiliyoruz.
Bütün bu
kurumlarda kurulan Bilgi-işlem sistemleri ile üretilen data bir diğeri ile
compatible (uyumlu) olmuyor ve bu durumda kamu kuruluşlarının devletin ve
milletimizin ortak menfaati için bir diğeri ile veri paylaşması çok zor hale
geliyor.
Her bir kamu
kuruluşunun kendi veri merkezine sahip olması çok ayrı ve büyük bir problem.
Maddi açıdan ve insan kaynaklarının verimli kullanımı açısından çok büyük bir
israf. Tabii ki burada ortaya çıkan en büyük mahsurlardan birisi Siber Güvenlik
ve Siber saldırılara karşı bu kurumların çoğunun savunmasız durumda olması
oluyor. Sıklıkla öğreniyoruz ki bazı kamu kuruluşlarının sistemlerini ele
geçirmek için çok da büyük bir ustalığa sahip olmak gerekmiyor.
Geçtiğimiz yıl
BTYK’da alınan karar ile kamuda ortak veri merkezleri kullanıma geçilecek
olması bu konudaki israf ve problemleri bir nebze olsun azaltacak önemli bir
adımdır.
Kamu
kuruluşlarının asli görevlerinin yanında (sağlık hizmeti vermek, savunma ve
güvenlik hizmeti vermek, tapu-kadastro hizmeti vermek, cenaze hizmetleri
vermek, çöp toplamak,... gibi) yanında Bilgi Teknolojileri konusunda çok uzman
ve yeterli bir ekip bulundurmalarını beklemek herhalde hayatın normal akışına
aykırıdır. Dolayısıyla, bir kamu kuruluşunun kendi asli ihtiyacının ne
olduğunun yanında Bilgi Teknolojileri konusundaki ihtiyaçlarını kendi
bünyesinde değerlendirmesi, belirlemesi, bunu teknik şartnameye dönüştürmesi,
ihale yapması ve sonrasında bunu sürdürmesi ne kadar doğrudur?, ne kadar akla
uygundur?
Bunun çaresi
ise bizim Tübitak-Bilgem ve Havelsan gibi kamuya ait Bilgi Teknolojileri
konusundaki uzman kuruluşlarımızın Bilgi Teknolojilerinde yazılım ve donanım
hizmeti vermeyi bırakmaları; bunun yerine daha da güçlenerek bütün kamu
kuruluşları ve ihtiyaç duyan her kuruluşa danışmanlık şirketi gibi hizmet
vermeleridir. Böylece herhangi bir kamu kuruluşunun asli ihtiyaçlarından, bilgi
Teknolojileri ihtiyaçlarının belirlenmesi ve oradan teknik şartname ve projenin
teknik olarak hayata geçirilmesi mümkün olacaktır. Böylece en uygun teknoloji
ile ve o kamu kuruluşunun en verimli çalışmasını temin edecek sistem hayata
geçerken; diğer taraftan kamu kuruluşlarının ürettiği data standartları bir
diğeri ile uyumlu olacaktır.
Bu dönüşümün
sektöre de çok büyük faydası olacak, Kamunun Bilgi Teknolojileri şirketleri
özel girişimci şirketler ile rekabet etmeyecek; tam aksine onlara iş akışını
düzgün bir şekilde sağlayan bir konuma oturacaklardır. Böylece yazılım ve diğer
hizmet şirketlerinden oluşan bir eko-sistem ortaya çıkacaktır.
Size gençlik
çocukluk yıllarımdan hatırladıklarımı anlatmak isterim, birçoğunuz da benzeri
şeyleri kendi çevresinde yaşamıştır. Ben Rizeliyim. Rize, biliyorsunuz geçimini
çay tarımından sağlar ve çay bahçesi ve denizde balıkçılık yapmak haricinde en
önemli iş kaynağı çay fabrikalarında çalışmaktır. Ben hatırlıyorum, çay
fabrikalarının her birinde Bilgi İşlem bölümü yoktu ama Terzihane vardı. Bu
terzihanelerde çalışan çok sayıda terzihane sorumluları ve işçileri fabrikadaki
bütün çalışanların işbaşı elbiselerini dikerlerdi.
Zaman içinde
Tekstil sektöründeki gelişmelerle artık bu fabrikalardaki terzihaneler kapandı.
Bu fabrikalar iş elbiselerini elbise üretimi konusunda uzman diğer şirketlerden
çok daha ucuza ve kaliteli olarak karşılıyorlar. Bu ihtiyaçları için de
Sümerbank’a değil, özel girişimcilerin şirketlerinden satın alma yapıyorlar.
Tabii ki her fabrikada nereden nasıl en iyi iş elbisesi en ucuza alınır
konusunda usta, bilgili birileri bulunuyor. Belki bunlar makas nasıl tutulur
diye bilmiyor ama fabrikadaki herkes en güzel şekilde giyindirilir, nereden en
uygun temin yapılır diye iyi biliyorlar.
Değerli
dostlarım, fabrikalar ve kurumlardaki terzihaneler gitti ama yerlerine Bilgi Teknolojileri
terzihaneleri geldi. Bizim, analoji ile TÜBİTAK Bilgem’i moda ve tektsil danışmanı
olarak kullanıp bütün kamuya en ucuz, en güvenli, en yakışan elbiseleri
giydirmemiz sizce de iyi olmaz mı?
Tabii bunu
yaparken Bilgem’in bir yandan kendisinin de tekstil üretimi yapması ve diğer
şirketlerle yarışması ne kadar doğru olur? Böyle olursa, doğal olarak her zaman
kendi fabrikasının elbiselerini tavsiye etmez mi?
Tabii şimdi
ben bunları dedim, bazısı bunu “Bakan Yardımcısı Bilgem’i moda danışmanı
yapalım dedi”, diye aktaracak!
Biz devlet
olarak tekstile de teknolojiye de aynı temel prensip ile yaklaşmamız gerekiyor.
Sen üretme, standartları belirle, adil bir düzen kur, denetle. Bırak özel
sektör üretsin, gelişsin, büyüsün!, oradan hizmet al.
Değerli
dostlar,
Bilgi ve
iletişim teknolojileri geride kalmış toplumlar için çok büyük bir hızla
kalkınıp yoksulluktan kurtulmak için tarihi bir fırsattır. Gerektirdiği tek şey
iyi yetişmiş insan potansiyeli ve bu insanların önünü açan bir yönetimdir.
İyi
bir insan kaynağına sahip olan veya dünyadan onu ülkesine çekebilecek şartları
oluşturabilen en fakir ülke bile 10 yılda çok büyük sıçrama yapabilir. İnternet
+ Bilgisayar + İnsan. Bütün gereken bu!
Değerli
dostlar,
Çok
fazla detaya girmeden bazı konularda sizlerle duygu ve düşüncelerimi paylaşmak
istiyorum.
Türkiye son yıllarda çok hızlı bir değişim ve
gelişme sürecinden geçiyor.
1963’de Tübitak kurulduğunda Türkiye’nin toplam
ihracatı 350 Milyon Dolardı. 60’lı yılların sonunda biz ilk okula giderken
Amerika’dan süt tozu ve un şeklinde gıda yardımı alan bir ülkeydik. Her öğlen
okulun bahçesinde kazan kaynatılır ve süt tozlarından süt yapılır bize
içirilir, yakındaki fırında da ekmek yaptırılıp bize verilirdi.
Bu hatırayı Güney Koreli bilim Bakanının bulunduğu
bir toplantıda paylaştığımda kendisi bana, biz de aynı hatırayı yaşamıştık
dedi.
Yani, 40-50 sene önce bizler gıda yardımı alan bir
ülkeydik.
Şükürler olsun geçen yıl Dünya’ya 3,5 Milyar Dolar
insani yardım yapan, dünyadaki yardıma muhtaç insanlara Din, Dil, Irk farkı
gözetmeden cömertçe destek olan bir ülke haline geldik.
1982’de Türkiye’nin yaptığı ihracat 2Milyar Dolar
seviyesindeydi.
Bizim İstanbul-Bostancı’daki 358 ile başlayan
telefon hattımızı satarak Bostancı’da bir daire daha alınabiliyorduk.
Rahmetli Özal’ın Başbakan olması ile Türkiye’de
işler hızla değişmeye başladı.
Daha 90’lara varmadan Türkiye’de müracaat eden
herkese kısa zamanda istediği kadar telefon hattı bağlanmaya başladı.
Özal Türkiye’ye, Türk insanına güvendi ve önümüzü
açtı. Bizleri eğitim için yurt dışına gönderdi, iş adamlarını yanına alıp
ihracat yapmaya, yurt dışında iş yapmaya götürdü. İnsanımıza Dünya’dan
korkmamayı öğretti. Bir paradigma değişikliği yaptı, Paradigma değişikliği!
Özal’ı bu yaptıklarından dolayı çok eleştirenler,
kızanlar oldu. Ama Özal haklı çıktı. Türkiye hızla değişmeye, kalkınmaya
başladı. Özal o zaman için cesur adımları atmasaydı acaba bugün geldiğimiz
seviyeye gelebilir miydik?
Bu hızlı kalkınma ve hamle devri, 28 Şubat darbesi
ve takip eden soygun dönemi ile bitirilmek istenmişti, ama buna rağmen 2002’ye
geldiğimizde Türkiye 35 Milyar dolar ihracat yapan bir ülkeydi artık.
2001 ekonomik yıkımının ardından sayın
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kalkınma ve gelişme dönemi
başladı. Son 12 yılda Türkiye sessiz bir devrim yaşadı. Kişi başına Milli Gelir
3 Bin Dolarlardan 11 Bin Dolar seviyelerine geldi.
İhracatımız 35 Milyar dolardan 152 Milyar Dolar
seviyesine geldi.
Türkiye sahip olduğu 6 Bin Km bölünmüş yola 17Bin
Km daha yeni yol ilave etti.
Türkiye Hızlı Tren ile tanıştı.
Türk Hava Yolları gururumuz oldu ve Dünyanın en
beğenilen hava yollarından birisi haline geldi.
Türkiye sağlıkta da çok büyük bir dönüşüm yaşadı,
dünyada benzeri olmayan bir sosyal devlet anlayışı sağlıkta hayata geçti.
Demokratikleşmede çok büyük mesafe kat ettik.
Olağan üstü hal kalktı, İşkence yok, Baş
örtüsü üniversitelerde ve kamuda serbest, Kürtçe TV var...
Bu son 12 yıldaki sağlanan başarılar, toplum olarak
bize yeni bir öz güven verdi. İnandık ki 12 yılda bu kadar büyük ilerleme
sağlayan Türkiye çok daha fazlasını yapabilir!
Bu öz güveni 2023 vizyonu adı altında isimlendirdik
ve dedik ki, Türkiye 2023’te 500 Milyar Dolar ihracat yapacak.
Kişi başına Milli Gelir 25,000 Dolar olacak.
Türkiye Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi
olacak!
Tam zamanlı araştırmacı sayımız bugün bulunduğu 90
bin seviyesinden 300 Bin kişi seviyesine gelecek.
Ar-Ge ye ayrılan kaynak bugün bulunduğu %0,92
seviyesinden, yılda %3 seviyesine gelecek. Yani bu yıl Ar-Ge ye 8 Milyar dolar
harcayan Türkiye 2023’te Ar-Ge’ye 60 Milyar Dolar harcayacak!
Değerli dostlar,
Son 12 yılda Türkiye var olan eski Türkiye
paradigması ile varabileceği yere kadar geldi. Bundan sonra artık Yeni Türkiye
dönemine geçmiş bulunuyoruz. Yeni Türkiye, Ekonomide, Bilimde, İnsan hakları ve
demokratik standartlarda dünyanın en ileri ülkeleri arasına girmeyi hedeflemiş
Türkiye’dir. Bu hedeflerin ilk safhasını biz 2023 vizyonu olarak
isimlendiriyoruz.
Yeni Türkiye için sayın Cumhurbaşkanımız Recep
Tayyip Erdoğan liderliğinde belirlenen hedefler bürokrasisi ve siyaseti ile
devletin, sivil toplum, iş dünyası, üniversite dünyası ve bütün toplum olarak
hep birlikte ulaşmaya çalıştığımız hedefler olmak zorundadır. Aksi halde bu
hedefleri gerçekleştirmek mümkün değildir.
2023 hedefleri açıklandığında çok da alışık
olmadığımız bir şey olmuştu; muhalefet “500Milyar Dolar ihracat hedefi düşük,
750 Milyar Dolar olsun” demişti. Bu çok güzel bir şey. Toplum olarak iktidar ve
muhalefetiyle, sivil toplum kuruluşları ile biz 2023 yılı hedeflerini sevdik
beğendik.
Yalnız ufak bir problem var, bu hedeflere nasıl
varacağımız konusunda tam olarak mutabık olmadığımız görülüyor. Şu çok açıktır:
biz Yeni Türkiye olarak eski Türkiye’nin sistemi ile yola devam ettiğimiz
taktirde, Bilimde, kalkınmada, ekonomik hedeflerde arzuladığımız seviyeye
gelmekte çok zorlanırız. Bizim bir an önce bazı temel konularda yapısal
reformlar yapmamız ve eski Türkiye’den devir aldığımız düzenin yerine Yeni
Türkiye’nin düzenini koymamız gerekmektedir.
Değerli Dostlar,
Bu salonda bulunan bizler, Türkiye’nin gelişmiş,
kalkınmış bir ülke olmasına giden çabasının, Bilimden, Teknoloji’den, Bilgiden,
İnovasyondan geçtiğine, yani kısaca Bilgi Ekonomisine Geçiş ile mümkün olabileceğine inanıyoruz.
Hiçbirimiz 500 Milyar dolar ihracat hedefine bugün
sattığımız mallardan daha fazla satarak, miktarı artırarak varacağımıza
inanmıyoruz. Daha fazla domates, hıyar, fındık, limon satarak bu hedeflere
varamayız diye hepimiz biliyoruz. Zaten
bizim ihracatımızın %95’i artık sanayi ürünleri. Bizim sattığımız
ürünlerin miktarını artırmaktan daha da önemlisi, bunların niteliğini artırmaya
ihtiyacımız olduğunda da hemfikiriz.
Bu kanaati de bilhassa son yıllarda herkes tekrar,
tekrar dile getiriyor. Peki bu neden olmuyor acaba? Biz neden Bilgi Ekonomisine
bir türlü geçemiyoruz ve sıçrama yapamıyoruz?
Nasıl ki Karpuz, Karpuz diyerek karpuzun tadına
varılamaz, karpuz ısırılarak tadı anlaşılır; artık bizim de Bilgi Ekonomisine
Geçiş için kararlı adımlar atmamız gerekiyor. Devlet olarak ve bütün bir
Türkiye toplumu olarak bunları yapmamız gerekiyor.
Ulaştırmada, Turizmde, sağlıkta attığımız gibi
Bilgi Ekonomisine geçişte de kararlı adımları daha fazla geciktirmeden hep
birlikte atmamız gerekiyor!
Bilgi Ekonomisinin faydalarından, faziletlerinden
bahsetmek yetmiyor, adımları atmadan Türkiye’yi kalkındıramayız.
Artık hepimiz anladık, ikna olduk, tamam! Bilgi
Ekonomisine geçmek iyi ve gerekli bir şey, İnovasyon şart!
Tamam da neden olmuyor? Sebep nedir?
Acaba Ar-Ge için yeteri kadar para mı ayırmıyoruz?
Baktığımızda görüyoruz ki biz devlet olarak
Ar-Ge’ye ayırdığımız kaynağın tümünü verecek kaliteli proje bulamıyoruz.
2002’de GSMH’nın %0,45’ini ayırıyorduk, yani
yaklaşık 1 milyar dolar Ar-ge ye harcıyorduk. Bugün ise GSMH yaklaşık 4 katına
çıktı, bizim ayırdığımız pay da %0,92’ye çıktı, yani yılda yaklaşık 8 Milyar
Dolar Ar-Ge’ye harcıyoruz.
Son 11 yılda Ar-ge’ye ayırdığımız para 8 katına
çıktı!
Peki biz Ar-Ge’ye bu yıl, 8 Milyar Dolar değil de 80 milyar Dolar
ayırsak çok bir şey değişir mi? Bence
değişmez, sadece israf artar.
Demek ki bizim problemimiz para, kaynak problemi
değil!
Acaba Bilim’e, Teknolojiye mi inanmıyoruz?
Hayır, herkes bizim sıçramamızın Bilime,
Teknolojiye dayalı, yüksek katma değerli bir ekonomiye geçmemiz ile olacağını
söylüyor.
Problem nedir peki?
Problem: Sistem Problemidir, Sistem!
Yani güzel ülkemizin, eski Türkiye’den devraldığı
Bilim, Teknoloji, Üniversite, girişimci, sanayileşme, yatırım politikalarını
yeni Türkiye hedefleri ile uyumlu bir şekilde yeniden oluşturmamız gerekiyor.
Burada ben küçük adımlardan, teşvik paketleri açıklamaktan değil, bakışımızı
kökünden değiştirmekten, yani Paradigma Değişikliğinden bahsediyorum. Biz bu
paradigma değişikliklerini, Turizm’de, Sağlıkta, Ulaştırmada yaptık ve Türkiye
bu konularda tereddütsüz çok büyük sıçramalar yaşadı.
Eski Türkiye için o günün şartları ile biçilmiş
olan elbise, yeni Türkiye’ye dar geliyor?
Türkiye’nin acilen yeni bir elbiseye ihtiyacı var.
Bu dönüşümü geciktirdiğimiz her gün bizi 2023
hedeflerinden uzaklaştırma tehlikesini birlikte getiriyor.
Yuvarlak lafı bırakıp sadede gelelim ve dar gelen elbiselerden
bahsedelim:
1- 1980 darbe yönetiminden devir aldığımız Yüksek
Öğretim Sistemi ile Türkiye Bilgi Ekonomisine geçemez. Bu düzen ile, bilim
yapılamaz, Bilgi Üretilmez. 1980’den beri bütün siyasi partiler YÖK’ten şikayetçi
oldu, YÖK’ü kaldıracağına söz verdi ve yeni, güzel bir sisteme geçeceğine de
söz verdi.
Çok haklılar, Yükseköğretim sistemini değişmek ihtiyacı
her şeyin başında gelir.
Artık gelişmiş dünyada üniversiteler sadece
hocaları ve öğrencileri ilgilendiren bir konu olarak görülmüyor; üniversiteler
bulundukları ülkeleri stratejik, ekonomik ve sosyal olarak sürükleyecek bir
role sahiptirler. Yani üniversiteler liseden sonra gidilen bir sonraki mektep
olamazlar!
Çok iyi çalışan, dünyanın önde gelen
üniversitelerine sahip olmayan bir ülkenin dünyanın önde gelen ekonomilerinden
birisine sahip olması mümkün değildir.
Bizim bir an önce, 1980’lerde ideolojik amaçla
kurulan sistemden, evrensel standartlarda ve yeni Türkiye’ye uygun yeni bir sisteme bir
an önce geçmemiz gerekiyor.
2- Devletimizin Bilim-Teknoloji Politikaları
oluşturan bir siyasi mekanizması yok. Esas olarak bu konu geleneksel olarak
bürokrasiye bırakılmış ve uzun yıllardan beri değişmeyen geleneğimizdir.
Aslında, sadece Bilim-Teknoloji konusunda değil,
her konuda politika belirlemek siyasetin asli ve devredilemez bir vazifesidir.
Uzman diyerek, bürokrasiye politika belirleme
inisiyatifi verildiğinde, Bürokrasi her zaman kendisini daha fazla güçlendirir
ve vaz geçilemez hale getirmek ister. Neyin faydalı, neyin zararlı; neyin iyi,
neyin kötü; neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair politikaları belirlemek
siyasetin asli ve devredilemez bir vazifesidir. Bürokrasi ise siyasetin
belirlediği politikaları harfiyen uygulama görevini yerine getirmelidir ve
başka bir görevi olmamalıdır. Siyaset, bürokrasi dışından danışmanlardan
faydalanarak politika belirlemelidir e bu danışmanlar da icraya karışmamalıdır.
3- Devletimiz Tekstilde, Turizm’de inşaat
sektöründe, gıda üretiminde üretici konumundan çekildi ve artık bu sektörlerde
oyuncu değil. Sadece politika belirliyor ve denetliyor, iş veriyor!
Ama, iş Bilime Teknolojiye gelince devlet hala bu
konularda açık ara en güçlü üretici konumda. TÜBİTAK Enstitüleri, Aselsan, TAI,
Havelsan, Belbim, Bimtaş...gibi kamu şirketleri devletin teknoloji
ihtiyaçlarını karşılayan konumdalar. Devlet kolayca ve fiyatı da sorun etmeden
teknolojik ihtiyaçlarını bu kamu şirketlerinde temin etme yoluna gidiyor.
Genç girişimcilere ve özel sektöre ise yutkunmak ve
sabır düşüyor.! Şikayet bile etmeye çekiniyorlar, çünkü Ar-Ge desteği için
proje verdiklerinde problem yaşamak istemiyorlar.
Kısacası, Devletin/kamunun oyuncu olduğu,
girişimciler ve özel sektör ile rol paylaştığı bir sektörde girişimci ve özel
sektörün hiçbir kalkınma ve gelişme şansı olamaz.
Bir kişinin hem kuralları koyan, hem hakemlik yapan
ve hem de oyunculuk yapan bir konumda olması ne kadar mantıklıdır?
Köylü çocuğu olarak bilirim ki ulu ağaçların
gölgesinde fidanda bitmez, ot da bitmez!
Tekstilde neden Sümerbank ile değil de, özel sektör
ile devam ettik? Sümerbank ile devam etseydik bugün Tekstil, hazır Giyim,
Ayakkabı sektörlerinde bulunduğumuz konuma Sümerbank’ı destekleyerek
varabilirmiydik?
Turizm’de
özel sektörün önü açılmasa, biz Turizm’de acaba ne halde olurduk? Turizm’de
gösterdiğimiz başarı çok açık:
84’de 2 Milyon turist, 99’da 7,5 Milyon, 2002’de 13
Milyon turist ve 2013’de 39 Milyon Turist ve 36 Milyar dolar turizm geliri!
80 yılda 6 bin KM bölünmüş yoldan 12 yılda 17 bin
KM yola özel sektöre iş vererek ulaştık!
Değerli dostlar,
Formül basit, Devlet kuralları koyacak, Adil hakem
olacak, ön açacak, Denetleyecek! Ama oyuncu olmayacak! Devletin oyuncu olduğu,
özel girişimcilerle rekabet ettiği yerde ilerleme olmaz!
Öyle bir iklim oluşturacağız ki parası olan, fikri
olan koşarak güven içinde Türkiye’ye gelecek ve burada iş yapacak! Akıllı
insanlar gelip vatandaşımız olmak için sıraya girecekler. Tersine insan göçünü
başarmak müthiş bir stratejidir. İşte crowd-sourcing’in zirvesi budur. Dünyanın
her tarafında yetişmiş insan gücünü yetişmesine hiçbir katkı sağlamadan, risk
almadan ülkemize kazandırmak. Sadece iyi bir hayat sunarak!
Devlet, öncelikli gördüğü strateji konularda
sipariş vererek sektörlerin oluşmasını/gelişmesini temin edecek.
Devlet, stratejik ve öncelikli konularda özel
sektör ile yarışmayan, temel araştırmalar yapan, güçlü araştırma merkezleri
kuracak (mesela, Moleküler Biyoloji ve Genetik, İlaç ve Tıbbı Teknolojiler,
Nükleer Enerji, Malzeme Bilimleri, Uzay ve Havacılık Teknolojileri, Nano
Teknoloji, Biyo Teknoloji, Kripto Teknolojileri.. gibi) ve girişimcilere destek
verecek..
Kısacası, Devlet ve Kamu ekonomide oyuncu
olmayacak, kural koyucu, adil hakem ve denetleyici konumda olacak.
Üniversite sistemini yenileyecek, dünyanın en iyi
bilim adamı ve öğrencilerini çekecek.
Türkiye’de sanayici olmak çok zor ama inşaatçı
olmak çok kolay, bunun değişmesi şart. Türkiye Sanayi ile kalkınacak, inşaat
yaparak değil.
Devlet, Bilim, Teknoloji ve Üniversite Politikaları
oluşturulmasını siyasi olarak en üst düzeye çekecek ve bürokrasiyi politika
belirlemekten uzaklaştıracak.
Bu geçişleri de işleri aksatmadan tereyağından kıl
çeker gibi yapacak.
Bizim Bilim insanları olarak, sivil toplum
kuruluşları olarak işte bu konularla meşgul olmamız lazım.
Değerli dostlar,
Bilgi ve İletişim sektörü ile ilgili olarak biz
henüz yapmamız gereken paradigma değişikliğini de maalesef henüz yapamadık.
Silikon Vadisi bir gayrimenkul projesinin adı
değildir, bir iklim ve anlayışın adıdır. Yani, Bilgi Teknolojileri konusunda
sıhhatli bir girişimci eko-sitemi
oluşturduğumuzda bu eko-sistemin oyuncularını güzel bir iklimde vadide bir
araya toplanmaya teşvik etmenin sonucu Silikon Vadisi oluşur. Yani bunun için
önce Stanford Üniversitesinin ortaya çıkıp gelişmesine imkan veren, onu
besleyen bir Üniversite sistemi lazım. Sonra iklimde Stanford Üniversitesi
oluşur. Orada çalışan hocalar ve öğrenciler girişimci olurlar ve Silikon
vadisini oluştururlar.
Bu zinciri tersten başlatmak çözüm değildir. Yani
önce inşaat yapalım, silikon vadisi adını verdiğimiz binalarımız olsun, sonra
burada girişimciler olur, sonra güzel üniversiteler olur... Bu olacak şey
değildir...
Bunlar tecrübeli bir politikacının sözleri değil,
ömrünü bilim için, Türkiye’nin kalkınması için hayırlı evlat ve öğrenci
yetiştirmek için harcayan bir Bilim Adamının, bir Girişimcinin, bir Babanın,
bir Hocanın çağırısıdır.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile başlayarak son 20 yılda Türkiye’de
gösterdiği olağanüstü liderlik Türkiye’yi 3. Dünyadan aldı, bugüne getirdi!
Bugün 1. dünyaya dahil olmak da sayın Cumhurbaşkanımızın
güçlü liderliği ile ancak mümkündür. Çünkü paradigma değişiklikleri ancak güçlü
ve kararlı liderler ile olur. Aksi halde statüko ve bürokrasi müsaade etmez.
Şimdi bizim çok iyi bir Bilim Adamı olarak bütün
Dünyanın tanıdığı bir Başbakanımız var: sayın Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu. Yeni
Türkiye bu güçlü liderlik ile büyük hedeflerine varacaktır. Eminim sizlerde
benim bu konudaki heyecanımı paylaşıyorsunuz.
Eski Türkiye’nin eskimiş sistemini çok daha güzeli
ile hep birlikte değiştirecek ve Yeni Türkiye ile Dünya’nın en müreffeh,
kalkınmış, demokratik ülkelerinde bir olacağız. Hem kendi halkımıza ve hem
Dünyanın her yerindeki mazlum insanlara artan miktarda yardım etmeye ve destek
olmaya devam edeceğiz. Çünkü, bizim zengin olmamız için başkalarının fakir ve
sefil olması gerekmiyor. Bu iş bir zero-sum game değildir. Bu Dünya bütün
insanlığı mutlu ve müreffeh etmeye yeterlidir.
Sözlerime son verirken siz değerli dostlarımı
tekrar saygı ile, sevgi ile selamlıyor, bu etkinliğimizin hayırlı olmasını
diliyorum.