Prof. Dr.
Davut Kavranoğlu,
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı
Türkiye
İhracatçılar Meclisinin değerli başkanı ve üyeleri, çok değerli bilim
insanları, sevgili öğrenciler, hanımefendiler, beyefendiler, sözlerime
başlarken sizleri saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Bu
benim katıldığım TİM tarafından düzenlenen 3. Türkiye İnovasyon Haftası
toplantısı. Bu noktada geçen yıl İstanbul’da
bu etkinliğin sunuculuğunu yapan çok değerli sanatçımız Kenan Işık beyefendiye
Allah’tan acil şifalar vermesini diliyorum.
TİM’i
inovasyon’un öneminin anlaşılması ve yaşanması için gösterdiği çabayı
alkışlıyorum.
Türkiye’nin
arzulanan ekonomik seviyeye gelmesinin tek çaresinin inovasyonda gördüğünün
açık ifadesi olan bu etkinliklerin artarak devam etmesini diliyorum.
Değerli
dostlar,
Türkiye
çok hızlı bir değişim ve gelişme sürecinden geçiyor.
1963’de
TÜBİTAK kurulduğunda Türkiye’nin toplam ihracatı 350 Milyon Dolardı. 60’lı
yılların sonunda biz ilkokula giderken Amerika’dan süt tozu ve un şeklinde
gıda yardımı alan bir ülkeydik. Her öğlen okulun bahçesinde kazan kaynatılır ve
süt tozlarından süt yapılır bize içirilir, yakındaki fırında da ekmek
yaptırılıp bize verilirdi.
Bu
hatırayı Güney Koreli bilim Bakanının bulunduğu bir toplantıda paylaştığımda
kendisi bana, biz de aynı hatırayı yaşamıştık dedi.
Yani,
40-50 sene önce bizler gıda yardımı alan bir ülkeydik.
Şükürler
olsun geçen yıl dünyaya 3,5 Milyar Dolar insani yardım yapan, dünyadaki
yardıma muhtaç insanlara cömertçe destek olan bir ülke haline geldik.
1982’de
Türkiye’nin yaptığı ihracat 2 Milyar Dolar seviyesindeydi.
1980’lerin
ortalarına kadar Türkiye kapalı bir ekonomiye sahipti. Ben 1985’te Amerika’ya
Master ve Doktora yapmaya giderken, 600 Dolar almak için Merkez bankasında bir
dolu bürokrasi ile uğraştığımı hatırlıyorum.
Bizim
İstanbul-Bostancı’daki 358 ile başlayan telefon hattımızı satarak bir daire
daha alınabiliyordu. Rahmetli Özal’ın Başbakan olması ile Türkiye’de işler
hızla değişmeye başladı.
Daha
90’lara varmadan Türkiye’de müracaat eden herkese kısa zamanda istediği kadar
hat bağlanmaya başladı.
Özal
Türkiye’ye, Türk insanına güvendi ve önümüzü açtı. Bizleri eğitim için yurt
dışına gönderdi, iş adamlarını yanına alıp ihracat yapmaya, yurt dışında iş
yapmaya götürdü. İnsanımıza Dünya’dan korkmamayı öğretti. Bir paradigma
değişikliği yaptı.
Özal’ı
bu yaptıklarından dolayı çok eleştirenler, kızanlar oldu. Ama Özal haklı çıktı.
Türkiye hızla değişmeye, kalkınmaya başladı.
Bu
hızlı kalkınma ve hamle devri, 28 Şubat darbesi ve takip eden soygun dönemi ile
bitirilmek istenmişti, ama buna rağmen 2002’ye geldiğimizde Türkiye 35 Milyar
dolar ihracat yapan bir ülkeydi artık.
2001
ekonomik yıkımının ardından sayın Başbakanımız ve şimdiki hükümetimiz iş başına
geldi. Son 11 yılda Türkiye sessiz bir devrim yaşadı. Kişi başına Milli Gelir 3
Bin Dolarlardan 11 Bin Dolar seviyelerine geldi.
İhracatımız
35 Milyar dolardan 152 Milyar Dolar seviyesine geldi.
Türkiye
sahip olduğu 6 Bin Km bölünmüş yola 17 Bin Km daha yeni yol ilave etti.
Türkiye hızlı tren ile tanıştı.
Türk
Hava Yolları gururumuz oldu ve dünyanın en beğenilen hava yollarından birisi
haline geldi.
Türkiye
sağlıkta da çok büyük bir dönüşüm yaşadı, dünyada benzeri olmayan bir sosyal
devlet anlayışı sağlıkta hayata geçti.
Demokratikleşmede
çok büyük mesafe kat ettik. Olağanüstü
hal kalktı, işkence yok, başörtüsü üniversitelerde ve kamuda, serbest Kürtçe
TV var...
Bu
son 11 yıldaki sağlanan başarılar, toplum olarak bize yeni bir öz güven verdi.
İnandık ki 10 yılda bu kadar büyük ilerleme sağlayan Türkiye çok daha fazlasını
yapabilir!
Bu
öz güveni 2023 vizyonu adı altında isimlendirdik ve dedik ki, Türkiye 2023’te
500 Milyar Dolar ihracat yapacak.
Kişi
başına Milli Gelir 25,000 Dolar olacak.
Türkiye
Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi olacak!
Tam
zamanlı araştırmacı sayımız bugün bulunduğu 90 bin seviyesinden 300 Bin kişi
seviyesine gelecek.
Ar-Ge
ye ayrılan kaynak bugün bulunduğu %0,92 seviyesinden, yılda %3 seviyesine
gelecek. Yani bu yıl Ar-Ge ye 8 Milyar dolar harcayan Türkiye 2023’te Ar-Ge’ye
60 Milyar Dolar harcayacak!
Bu
hedefler açıklandığında Türkiye’de alışık olmadığımız başka bir şey oldu,
Muhalefet iktidarın her dediğine karşı çıkmak yerine, bu hedef düşük, 2023
ihracat hedefi 750 Miyar Dolar olması lazım dedi!
Toplum olarak, iktidarı-muhalefeti ile, sivil toplum kuruluşları ile
biz 2023 hedeflerini sevdik ve benimsedik!
Değerli
Dostlar,
Bu
salonda bulunan bizler, Türkiye’nin gelişmiş, kalkınmış bir ülke olmasına giden
çabasının, Bilimden, Teknoloji’den, Bilgiden, İnovasyondan geçtiğine, yani kısaca
Bilgi Ekonomisine Geçiş ile mümkün
olabileceğine inanıyoruz.
Hiçbirimiz
500 Milyar dolar ihracat hedefine bugün sattığımız mallardan daha fazla
satarak, miktarı artırarak varacağımıza inanmıyoruz. Daha fazla domates, hıyar,
fındık, limon satarak bu hedeflere varamayız diye hepimiz biliyoruz. Zaten bizim ihracatımızın %95’i artık sanayi
ürünleri. Bizim sattığımız ürünlerin miktarını artırmaktan daha da önemlisi,
bunların niteliğini artırmaya ihtiyacımız olduğunda da hemfikiriz. Bilhassa TİM
bunun farkında ve bu bilinci yaymak için bu tür etkinlikler düzenliyor.
Müsiad
geçtiğimiz yıllarda bir rapor yayınlayarak bizleri Orta Gelir Tuzağı konusunda
uyardı. Şimdi bizim bulunduğumuz nokta işte tam bu nokta, yani bulunduğumuz yer
orta gelir bölgesi, bunu mutlaka aşacak dönüşümü yapmaya mecburuz, aksi halde burada
kalıcı hale geliriz.
Bu
kanaati de bilhassa son yıllarda herkes tekrar, tekrar dile getiriyor. Peki bu
neden olmuyor acaba? Biz neden Bilgi Ekonomisine bir türlü geçemiyoruz ve sıçrama
yapamıyoruz?
Nasıl
ki Karpuz, Karpuz diyerek karpuzun tadına varılamaz, karpuz ısırılarak tadı
anlaşılır; artık bizim de Bilgi Ekonomisine Geçiş için kararlı adımlar atmamız
gerekiyor. Devlet olarak ve bütün bir Türkiye toplumu olarak bunları yapmamız
gerekiyor.
Ulaştırmada, turizmde, sağlıkta attığımız gibi Bilgi Ekonomisine geçişte de kararlı adımları
daha fazla geciktirmeden hep birlikte atmamız gerekiyor!
Bilgi
Ekonomisinin faydalarından, faziletlerinden bahsetmek yetmiyor, adımları
atmadan Türkiye’yi kalkındıramayız.
Yıllardan
beridir bizler Türkçe olarak ısrarla bu konunun öneminden bahsediyoruz. Bin bir
örnek ile bu dönüşümün ne kadar hayati öneme sahip olduğunu anlatıyoruz.
Dün
bu salonda olduğu gibi, dünya çapında itibara sahip değerli misafirlerimiz
gelip başka ülkelerden örnekler vererek dönüşümün ne kadar önemli olduğunu
bizlere anlatıyorlar!
Artık
hepimiz anladık, ikna olduk, tamam! Bilgi Ekonomisine geçmek iyi ve gerekli bir
şey, İnovasyon şart!
Tamam da neden
olmuyor? Sebep nedir?
Acaba Ar-Ge için
yeteri kadar para mı ayırmıyoruz?
Baktığımızda
görüyoruz ki biz devlet olarak Ar-Ge’ye ayırdığımız kaynağın tümünü verecek
kaliteli proje bulamıyoruz.
2002’de
GSMH’nın %0,45’ini ayırıyorduk, yani yaklaşık 1 milyar dolar Ar-ge ye
harcıyorduk. Bugün ise GSMH yaklaşık 4 katına çıktı, bizim ayırdığımız pay da
%0,92’ye çıktı, yani yılda yaklaşık 8 Milyar Dolar Ar-Ge’ye harcıyoruz.
Son
11 yılda Ar-ge’ye ayırdığımız para 8 katına çıktı!
Peki
biz Ar-Ge’ye bu yıl, bulunduğumuz durumda %0,92 değil de %9 pay ayırsak, yani 70
milyar Dolar ayırsak çok bir şey değişir mi?
Bence değişmez, sadece israf artar.
Demek
ki bizim problemimiz para ayırma problemi değil!
Acaba Bilime,
Teknolojiye mi inanmıyoruz?
Hayır,
herkes bizim sıçramamızın Bilime, Teknolojiye dayalı, yüksek katma değerli bir
ekonomiye geçmemiz ile olacağını söylüyor.
Problem nedir
peki?
Problem: Sistem
Problemi, Sistem!
Yani
güzel ülkemizin, eski Türkiye’den devraldığı Bilim, Teknoloji, Üniversite,
girişimci, sanayileşme, yatırım politikalarını yeni Türkiye hedefleri ile
uyumlu bir şekilde yeniden oluşturmamız gerekiyor. Burada ben küçük adımlardan,
teşvik paketleri açıklamaktan değil, bakışımızı kökünden değiştirmekten, yani
Paradigma Değişikliğinden bahsediyorum. Biz bu paradigma değişikliklerini, turizmde, sağlıkta, ulaştırmada yaptık ve Türkiye bu konularda tereddütsüz çok
büyük sıçramalar yaşadı.
Eski
Türkiye için o günün şartları ile biçilmiş olan elbise, yeni Türkiye’ye dar
geliyor? Türkiye’nin acilen yeni bir
elbiseye ihtiyacı var.
Bu
dönüşümü geciktirdiğimiz her gün bizi 2023 hedeflerinden uzaklaştırma
tehlikesini birlikte getiriyor.
Kısacası
biz eski Türkiye’nin sistemini değiştirmedikçe, Ar-Ge’ye ne kadar kaynak
ayırsak ayıralım, çok şey değişmez! Çünkü problem kaynak problemi değil, sistem
problemidir!
Peki yuvarlak
lafı bırak hoca, sadede gel! Neyi eksik yapıyoruz derseniz, dar gelen elbiseler
nedir kısaca söyleyeyim:
1- 1980 darbe
yönetiminden devir aldığımız Yüksek Öğretim Sistemi ile Türkiye Bilgi
Ekonomisine geçemez. Bu düzen
ile, bilim yapılamaz, Bilgi Üretilmez. 1980’den beri bütün siyasi partiler
YÖK’ten şikayetçi oldu, YÖK’ü kaldıracağına söz verdi ve yeni, güzel bir sisteme
geçeceğine de söz verdi.
Çok
haklılar, Yükseköğretim sistemini değişmek ihtiyacı her şeyin başında gelir.
Artık
gelişmiş dünyada üniversiteler sadece hocaları ve öğrencileri ilgilendiren bir
konu olarak görülmüyor; üniversiteler bulundukları ülkeleri stratejik, ekonomik
ve sosyal olarak sürükleyecek bir role sahiptirler. Yani üniversiteler liseden
sonra gidilen bir sonraki mektep olamazlar!
Çok
iyi çalışan, dünyanın önde gelen üniversitelerine sahip olmayan bir ülkenin
dünyanın önde gelen ekonomilerinden birisine sahip olması mümkün değildir.
Bizim
bir an önce, 1980’lerde ideolojik amaçla kurulan sistemden, evrensel
standartlarda ideolojik amaçla yazılmayan bir yükseköğretim kanununa geçmemize ihtiyaç
var. Bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmalar maalesef tatmin edici olmaktan
uzaktı, ama artık gereğini yapma zamanı geldi ve geçiyor.
Lise seviyesinde
ve Lise sonrası Mesleki yüksek öğretim konusunu acilen ele almamız ve ıslah
etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin kaliteli teknik eleman ihtiyacı var.
2- Devletimizin
Bilim-Teknoloji Politikaları oluşturan bir siyasi mekanizması yok. Esas olarak bu konu geleneksel olarak
bürokrasiye bırakılmış ve uzun yıllardan beri değişmeyen geleneğimizdir.
Eski
Türkiye’de nasıl güvenlik politikaları askerlere bırakılmış bir alandı, Bilim
Teknoloji Politikaları da Bilimsel ve Teknolojik bürokrasiye bırakılmıştı.
Siyaset
güvenlik ve terörle mücadele konusunda politika belirleme vazifesini üzerine
aldı ve bugün şükürler olsun Türkiye’de bir barış süreci var ve 1 yıldır şehit
cenazeleri gelmiyor, analar ağlamıyor.
Aynı
şekilde Bilim Teknoloji politikaları da siyasetin asli ve devredilemez vazifesi
olarak üstlenilmeli ve kararlı adımlar atılmalıdır.
Aslında,
sadece bu konularda değil, her konuda politika belirlemek siyasetin asli ve
devredilemez bir vazifesidir.
Uzman
diyerek, bürokrasiye politika belirleme inisiyatifi verildiğinde, Bürokrasi her
zaman kendisini daha fazla güçlendirir ve vaz geçilemez hale getirmek ister.
3- Devletimiz
Tekstilde, Turizm’de inşaat sektöründe, gıda üretiminde üretici konumundan
çekildi ve artık bu sektörlerde oyuncu değil. Sadece politika belirliyor ve
denetliyor, iş veriyor!
Ama,
iş Bilime Teknolojiye gelince devlet hala bu konularda açık ara en güçlü
üretici konumda. TÜBİTAK Enstitüleri, ASELSAN, TAİ, HAVELSAN, BELBİM,
BİMTAŞ...gibi kamu şirketleri devletin teknoloji ihtiyaçlarını karşılayan
konumdalar. Devlet kolayca ve fiyatı da sorun etmeden kolayca teknolojik
ihtiyaçlarını bu kamu şirketlerinde temin etme yoluna gidiyor.
Genç
girişimcilere ve özel sektöre ise yutkunmak ve sabır düşüyor. Şikayet bile
etmeye çekiniyorlar, çünkü Ar-Ge projesi verdiklerinde problem yaşamak
istemiyorlar.
Kısacası, devletin/kamunun oyuncu olduğu, girişimciler ve özel sektör ile rol paylaştığı
bir sektörde girişimci ve özel sektörün hiçbir kalkınma ve gelişme şansı
olamaz.
Bir
kişinin hem kuralları koyan, hem hakemlik yapan ve hem de oyunculuk yapan bir
konumda olması ne kadar mantıklıdır?
Köylü
çocuğu olarak bilirim ki ulu ağaçların gölgesinde fidanda bitmez, ot da bitmez!
Tekstilde
neden Sümerbank ile değil de, özel sektör ile devam ettik? Sümerbank ile devam
etseydik bugün tekstil, hazır giyim, ayakkabı sektörlerinde bulunduğumuz konuma
Sümerbank’ı destekleyerek varabilirmiydik?
Bulunduğumuz
bu otel (Büyük Efes Oteli-İzmir) özelleştirilmese, turizmde özel sektörün önü
açılmasa, biz turizmde acaba ne halde olurduk? Turizmde gösterdiğimiz başarı
çok açık:
84’de
2 Milyon turist, 99’da 7,5 Milyon, 2002’de 13 Milyon turist ve 2013’de 39
Milyon Turist ve 36 Milyar dolar turizm geliri!
80
yılda 6 bin KM bölünmüş yoldan 11 yılda 17 bin KM yola özel sektöre iş vererek
ulaştık!
Değerli
dostlar,
Formül basit, devlet kuralları koyacak, Adil hakem olacak, ön açacak, Denetleyecek! AMA
oyuncu olmayacak! Devletin oyuncu olduğu yerde ilerleme olmaz!
Öyle
bir iklim oluşturacağız ki parası olan, fikri olan koşarak güven içinde
Türkiye’ye gelecek ve burada iş yapacak! Akıllı insanlar gelip vatandaşımız
olmak için sıraya girecekler. Amerika Birleşik Devletleri’ni güçlü yapan tek başına bunu
başarmasıdır!
Devlet
öncelikli gördüğü strateji konularda sipariş vererek sektörlerin
oluşmasını/gelişmesini temin edecek.
Devlet
stratejik ve öncelikli konularda özel sektör ile yarışmayan, temel araştırmalar
yapan, güçlü araştırma merkezleri kuracak (mesela, Moleküler Biyoloji ve
Genetik, İlaç ve Tıbbı Teknolojiler, Nükleer Enerji, Malzeme Bilimleri, Uzay ve
Havacılık Teknolojileri, Nano Teknoloji, Biyo Teknoloji,...).
Kısacası, devlet ve kamu ekonomide oyuncu olmayacak, kural koyucu, adil hakem ve denetleyici
konumda olacak.
Üniversite
sistemini yenileyecek, dünyanın en iyi bilim adamı ve öğrencilerini çekecek.
Türkiye’de
sanayici olmak çok zor ama inşaatçı olmak çok kolay, bunun değişmesi şart.
Devlet,
Bilim, Teknoloji ve Üniversite Politikaları oluşturulmasını siyasi olarak en
üst düzeye çekecek ve bürokrasiyi politika belirlemekten uzaklaştıracak.
Bu
geçişleri de işleri aksatmadan tereyağından kıl çeker gibi yapacak.
Değerli
dostlar, işte bizim bu konularla meşgul olmamız lazım.
Bu
dönüşümleri hükümet tek başına yapamaz, iş dünyasının bu konuda çekinmeden
siyasete, iktidarı ve muhalefeti ile yön gösterici olması lazımdır. Sizleri
göreve davet ediyorum!
Son
bir yılda Türkiye’nin kaybettiği zamana ve enerjiye yazık!
Türkiye’yi
karıştırmak ve Ukrayna gibi, Mısır gibi sokak ayaklanmaları ile demokratik
yollarla seçilmiş hükümeti devirme girişimlerine alsa geçit vermeyeceğiz.
Bu
mücadeleyi verirken, asli işimiz olan Türkiye’yi daha müreffeh, daha demokratik
ve huzurlu/güvenli bir ülke haline getirme görevimizden de asla vazgeçmeyeceğiz.
Bunlar
tecrübeli bir politikacının sözleri değil, ömrünü bilim için, Türkiye’nin
kalkınması için hayırlı evlat ve öğrenci yetiştirmek için harcayan bir Bilim
Adamının, bir Girişimcinin, bir Babanın, bir Hocanın çağrısıdır.
Sayın
Başbakanımızın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile başlayarak son 20
yılda Türkiye’de gösterdiği olağanüstü liderlik Türkiye’yi 3. Dünyadan aldı,
bugüne getirdi!
Bugün
1. dünyaya dahil olmak da sayın başbakanımızın güçlü liderliği ile ancak mümkündür.
Çünkü paradigma değişiklikleri ancak güçlü ve kararlı liderler ile olur. Aksi
halde statüko ve bürokrasi müsaade etmez.
Sözlerime
son verirken siz değerli dostlarımı tekrar saygı ile, sevgi ile selamlıyor, bu
etkinliğimizin hayırlı olmasını diliyorum.